Öğrenci Arıyorum (06.04.2021)

Pnömatik taşıma sistemlerinin CFD analizleri konusunda çalışacak lisansüstü öğrenci arıyorum. Bu öğrencinin aynı zamanda aşağıda gördüğünüz gibi bu konuda Ar-Ge çalışmaları yürütmekte olan OPTİMA Mühendislik firmasında yarı-zamanlı olarak çalışması da mümkün olacak. Bu duyuruyu ilgileneceğini düşündüğünüz öğrencilerimizle paylaşabilirsiniz.

İki Bardak Çay (20.02.2021)

Basit insanlardık biz,
Mutlu olunca çay demlerdik.
Küçüktü sevinçlerimiz,
İki bardakta içer bitirirdik.

4K'da Şirin Kedi (18.02.2021)

Aşağıdaki grafik sizce ne anlatıyor? Zor soru. Zilyon farklı şey olabilir. Bir ipucu verelim. Yatay eksen zamanı gösteriyor. Hmmm... Covid-19 hasta sayısının pandeminin ilk günlerindeki artışı olabilir mi? Logaritmik bir artış gibi... Yok değil. Yatay eksen yılları gösteriyor... Rüzgar enerjisinden üretilen elektriğin yıllar içindeki yükselişi mi? Hayır. Son yıllarda yurt dışına çalışmaya giden mühendislik mezunlarımızın sayısındaki artış? O da değil. 1990 - 2018 yılları arasında değişiyor yatay eksen. Yani veri 1990'da başlıyor. Ne oldu 1990 yılında? Bir sürü önemli şey oldu. İnsan genomu projesi başladı mesela. Hubble uzay teleskobu fırlatıldı. Yugoslavya'da rejim çöktü, doğu Avrupa'da haritalar değişti. Hapisteki Nelson Mandela serbest bırakıldı. Tim Berners Lee ilk web sunucusunu yarattı ve www hayatımıza girdi.



Evet işte bu sonuncusu ile ilgili grafik. Orijinaline buradan ulaşabilirsiniz. Tüm dünyada internet üzerinden iletilen veri miktarının yıllar içindeki artışını gösteriyor. Yatay eksen 1990 - 2018 arasındaki yıllar (her bir çizgi 2 yıl), dikey eksen ise exabayt (EB) cinsinden aylık veri transferi miktarı. Sıfırdan başlıyor ve 120 EB'ye kadar çıkıyor. 2018 yılında tüm dünyada aylık 120 EB kadar data transferi olmuş. Exabayt mı? 1 EB = 1024 Petabayt (PB). Peta? 1 PB = 1024 Terabayt (TB). Tera biraz tanıdık geldi gibi. Taşınabilir diskler var terabayt kapasiteli. 1 TB = 1024 Gigabayt (GB). Şimdi oldu. Gigabayt'ı biliyoruz. Mobil internet paketleri oluyor 5 GB, 10 GB falan diye. İşte ondan.

İnternet kullanımındaki bu artışın altından nasıl kalkıyoruz? Bu kadar veriyi iletmek sıkıntı olmuyor mu? Sürekli yeni uydular gönderiyoruz ya işte uzaya, Türkiye'nin de var hani. İşte onlar hallediyordur... Yok öyle değil. Bu veri transferinin sadece %3'ü uydular aracılığı ile oluyor. Geri kalan %97'si denizlere ve okyanuslara döşenmiş kablolarla. İyi de cep telefonlarımızla giriyoruz çoğu zaman internete mobil olarak. Tamam, ama orada da veri kablosuz olarak en yakındaki GSM kulesine kadar gidiyor ve ondan sonrası gene kablolarla. Önce yer altında, sonra okyanusların altında. Eğer gezdiğiniz sosyal medya sitesinin sunucuları Türkiye dışında ise, ki büyük ihtimalle öyledir, o vakit okyanuslardan geçip geliyor bilgiler avucunuza, uydulara falan uğradığı yok. Dünyadaki internet iletişimini kesecek bir siber saldırının genelde Hollywood filmlerinde gördüğümüz gibi uyduları devre dışı bırakmakla bir ilgisi yok. Okyanuslara dalıp kablo kesmemiz gerekiyor. Neden peki onbinlerce kilometrelik kablo döşemek tercih ediliyor uydular yerine? Çünkü çok çok daha fazla bant genişliği (birim zamanda iletilen veri miktarı) sağlıyor. Ayrıca uydulara göre veri transferi dış etkenlere daha kapalı ve hata yapma olasılığı daha az.



Yukarıdaki resimde Akdeniz'in tabanında döşeli kabloları görebilirsiniz. Resme tıklayarak gideceğiniz sayfada ise dünyadaki tüm denizleri ve okyanusları ören kablo ağını görmeniz mümkün. www'deki webin belkemiği bu işte. Elbetteki trafiğin büyük çoğunluğu Amerika'yı Avrupa'ya ve Asya'ya bağlayan ve Atlantik ve Pasifik okyanuslarını geçen çok sayıdaki kablodan akıyor. Gördüğünüz gibi internet Türkiye'ye iki yerden giriyor, İstanbul ve Marmaris. Yurt dışına çıkmanın başka bir yolu görünmüyor. Sosyal medyada dolanıyor, internetten film mi izliyorsun? Marmaris'e selam olsun. Bir de Mersin'i ve Hatay'ı Kıbrıs'a bağlayan iki küçük hat var, ama belli ki onlar bizden ziyade Kıbrıs'a hizmet ediyor, adayı dünyaya bağlamaya yarıyor.

10 binlerce kilometre uzunluğunda olabilen bu fiber optik kabolar yaklaşık 2.5 cm çapında. Bahçe hortumu gibi bir şey getirin gözünüzün önüne. Denizlerin tabanında öylece yatıyorlar. Bu 2.5 cm'nin neredeyse tamamı koruma ve güç aktarımı için. Veriyi taşıyan birkaç fiber optik telin her biri saç teli inceliğinde. Karalara yaklaştıklarında güvenlik açısından yerin altına giriyor kablolar ve görmüyoruz. Üzerlerindeki koruma katmanları da kalınlaşıyor, bir teneke kola boyutuna ulaşıyorlar. İçlerideki detayı bu videoda izleyebilirsiniz. Bu kablolardan sadece veri değil güç aktarımı da oluyor. Veri sağlıklı bir şekilde ancak birkaç yüz kilometreye kadar aktarılabiliyor bir fiber optik kablo üzerinden. Binlerce kilometrelik mesafeleri aşabilmek için yaklaşık her 100 kilometrede bir tekrarlayıcılar kullanılıyor sinyali kuvvetlendirip ilk haline dönüştüren. Bunların çalışabilmesi için de güç gerekiyor ve bu da kablonun kendisi tarafından taşınıyor.



Bu kabloları döşemek zahmetli ve pahalı bir iş. Kim yapıyor bu işi? Büyük veri sağlayıcılar ve telekomünikasyon firmaları. Mesela en yenilerinden olan MAREA (her bir kablonun böyle bir de ismi var) Virginia/ABD'yi Bilbao/İspanya'ya bağlıyor. Atlantik okyanusunu geçiyor yani. 2 yıl önce döşenen 6600 km uzunluğundaki bu kabolunun sahipleri Microsoft ve Facebook. İşi finanse eden onlar yani. Üreten, döşeyen, işleten ve bakımını yapan ise İspanya'da Telxius isimli bir telekomünikasyon firması. Dünyadaki en hızlı denizaltı internet kablolarından biri bu . Teorik veri taşıma hızı saniyede 200 Terabit. Teraları konuşmuştuk daha önce. 1 baytın da 8 bit olduğunu bilirseniz hesabı yaparsınız siz. Ama ben gene de yardımcı olayım. Bu hızda Netflix'in tüm koleksiyonunu 1 saniyede indirebilirsniz. Hızlı işte yani. Benim bu satırları yazdığım evimde şu an itibarı ile internet hızım saniyede 13 Megabit. MAREA'daki hız benim evdekinin 15 milyon katı kadar. MAREA'nın içinde 8 adet fiber optik tel çifti (her iki yöne giden 8'er tel) var. Bunların iki tanesi Microsoft'un hizmetinde. 2 tanesi de Facebook'un. Kalan 4'ünün kullanım hakkı Telxius'un. O da bunlardan birini Amazon'a kiralamış, diğerlerini kendisi kullanıyor. Bir fiber optik kabloda veri ışık hızının üçte ikisi kadar bir hızda ilerliyor. Yani 6600 km'lik MAREA'nın bir ucundan diğerine varması 35 milisaniye kadar sürüyor. Finans sektöründe, borsa yatırımı gibi işlerde her bir milisaniyenin önemi büyük.

MAREA, Atlantik'i geçen pek çok kablodan sadece biri. Diğerleri de benzer şekilde finanse edilip, döşenip, işletiliyor. Aşağıdaki resimde Atlantik'ten Avrupa'ya ulaşan en alttaki gri renkli kablo Dunant. Sahibi Google. Daha geçen yıl hizmete girmiş. 6400 km uzunluğunda ve ABD'yi Fransa'ya bağlıyor. Onun iki üstündeki ise Apollo. Sahibi Vadofone. Böyle böyle büyüyor bu firmalar. Kendilerine ait okyanus otoyolları var. Marmaris'e de gelen SeaMeWe-5 kablosu 20 bin kilometre uzunluğunda. 20 kadar ülkeye uğruyor ve bizim Türk Telekom gibi her ülkenin telekomünikasyon firmalarının ortaklığında bir yatırım. Gene Marmaris'e uğrayan SeaMeWe-3 ise 39 bin kilometrelik uzunluğu ile dünyanın en uzunu. İstanbul'a gelen kablonun adı ise MedNautilus. İtalya, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail'i birleştiriyor. Neredeyse 20 yaşında, yani emekliliğine az kalmış. Kablolarla ilgili bu tip detaylı bilgilere Submarine Cable Map sayfasından ulaşabilirsiniz.



Bugün böyle 400'den fazla denizaltı kablosu var dünyada. 25 sene kadar ömrü var her birinin. Sürekli olarak eskiyenler emekliye ayrılıp yenileri döşeniyor. Bu sayede tüm kıtalar birbirine bağlanmış durumda. Biri hariç. Antarktika'ya giden kablo yok. Oradaki araştırmacılar iletişim için uyduları kullanmak zorunda ve bu yüzden de biraz sıkıntıdalar. Aslında tüm kıtaların böyle birbirlerine kablolarla bağlı olması yeni bir şey değil. 1870'lerden beri durum böyle. Evet, neredeyse 150 yıldır tüm kıtaları birbirine bağlayan kablolar var. Tabii o eski kablolar fiber optik değillerdi, çünkü bu teknoloji 1970'lerden beri var. İlk trans-Atlantik fiber optik kablo olan TAT-8 1988 yılında hizmete girdi. O zamanlar internet yoktu. Telefon görüşmelerine hizmet ediyordu. Saniyede 280 Megabitlik kapasitesi bugünkü standardın 1 milyonda biri kadar. Gene de 10 binlerce telefon devresine karşılık geliyordu. Hizmete girdiğinde bu kapasitesinin kullanımına 10 yıllık bir sürede gerek olmayacak diyenler vardı. Hatta bu kapasiteye hiç bir zaman gerek duyulmayacak iddiasında bulunanlar da olmuştu. Ama 2 yıldan az bir sürede tüm kapasite kullanılır oldu. Zaten 1990'da intenet devreye girince iletişim ihtiyacı inanılmaz bir hızda artmaya başladı ve yeni kablolar döşendi. Bir sonraki olan TAT-9 1992 yılında döşendiğinde kapasitesi TAT-8'in 2 katı idi.



Bu TAT kabloları TAT-14'e kadar gidiyor. Peki TAT-1 yok mu? Var elbette. İlk trans-Atlantik telefon kablosu TAT-1. 75 yıl önce, 1955'te, ABD ve Birleşik Krallık ortaklığında döşenmiş Kanada ile İrlanda arasına. Öncesinde Amerika ile Avrupa arasında radyo-tabanlı telefon görüşmesi yapılabiliyormuş, ama çok pahalı imiş. Bugünkü para ile dakikası 150 doları aşıyormuş. TAT-1 kablosu ile bu ücret 5'te birine inmiş. Gene de inanılmaz pahalı. TAT-1 aynı anda 35 telefon görüşmesini ve 32 telegraf mesajını kaldırabiliyormuş. Böyle ilerliyor işte teknoloji, adım adım. Hizmete girdiğinde ilk 24 saat içinde 600 telefon görüşmesi yapılmış TAT-1 üzerinden. Kimdi o şanslı kişiler acaba ve neler konuştular?

Atlantik'i geçen en eski kablo TAT-1 yani, öyle mi? Hiç değil. Dedik ya 150 yıldır tüm kıtalar birbiri ile bağlı kablolarla. Atlantik'i geçen ilk kablo 1858 yılında hizmete girmiş. Ama ne internet ne de telefon için döşenmiş. Peki ya ne için? Telegraf için. O yılların teknolojisi bu. İlk telefon görüşmesini Graham Bell 1876'da yapmıştı. Bu kablonun hizmete girmesinden neredeyse 20 yıl sonra. İlk trans-Atlantik telegraf mesajı Birleşik Krallık kraliçesinin Amerikan başkanına gönderidği tebrik olmuş. Mors alfabesi ile her bir karakter 2 dakikada iletilince, mesajın okyanusu aşması 1 saati geçmiş. Gene de 10 günlük gemi seyahatine göre oldukça iyi. 4 sene sürmüş döşenmesi bu kablonun, ama sadece 3 hafta kullanımda kalabilmiş. Veri transfer hızı hemen bozulmaya başlamış ve iyileştirmek için voltaj artırımı yapınca da tamamen çalışmaz olmuş. Bir sonraki telgraf kablosu ancak 8 yıl sonra döşenebilmiş. Dakikada 8 kelime iletebiliyormuş ve minimum limit olan 10 kelimeyi göndermek bugünkü para ile 1300 dolardan fazlaymış. Aman aman... Tabii bu astronomik ücretle kişilere değil, sadece büyük şirketlere ve devlet kurumlarına hizmet etmiş.



Sabit cihazlar için artık pek çok yerde internet sınırsız. Yavaş yavaş mobil internet kullanımı da oraya gidiyor. Ama insanın bir sınırı olmalı, her konuda. Birileri seni sınırlamıyorsa sen kendini sınırlayacaksın. Yoksa ziyanlık olur. İnternetin ziyanlığı olur mu? Olur elbette. Türkiye'de her gün 5 milyon ekmek çöpe gidiyormuş. Acaba her gün kaç Exabayt veri çöpe gidiyor? Bugün ABD'de gün içinde internet kullanımının zirve yaptığı saatlerde, tüm veri aktarımının %70'i video izlemeye gidiyormuş. Netflix %37 ile birinci, YouTube %18 ile ikinci. İkisi beraber %50'den fazla. 2K, 4K video izleme imkanı var artık video servisi veren sitelerde. Videolar 4K olacak, selfie'ler 20 Megapikselde çekilecek, televizyonların ekranları, telefonların kameraları, internet paketlerinin kotaları yetmeyecek, insanlar bir saniye bile olsun internetsiz kalamayacak ki bu teknoloji devridaimi sürsün. Televizyon hayatımıza neredeyse 1 asır önce girdi. Türkiye'de ilk televizyon yayını yarım asır önce yapıldı. Artık yeni nesilde pek yüzüne bakan yok. İnternetle 32 sene önce tanıştık. Bugün geldiği noktada birçokları için, ola ola, yeni televizyon oldu. Amazon 26, Google 22, Facebook 16, YouTube ve Reddit 15, Twitter ve Spotify 14, Netflix 13 (internetten video izleme olarak), iOS 13, Android 12, WhatsApp 11, Snapchat 9, Instagram 8, Tik Tok 3, Clubhouse 1 yıldır hayatımızda. Çağımız internet çağı, ama tadı çoktan kaçmış vaziyette. Ya da, bu çağın son 10-15 yılını yakalayamamış olan bana öyle geliyor. İnterneti tahtından edecek, dünyayı onun kadar değiştirecek bir sonraki teknolojinin AI olacağı (olduğu) konuşuluyor. Onun da suyunu, daha kendisi ile tanışmadan çıkarmayı başardık.

İyi De Herkes Nerde? (12.02.2021)

Geçenlerde Contact filmini izledik evde. Daha önce izlemiştim, ama bizim kızlar bilmiyormuş, onlarla beraber ben de tekrar izledim. Jodie Foster ve Matthew McConaughey oynuyor. Carl Sagan'ın aynı adlı bilim kurgu romanından uyarlama. Foster'ın oynadığı karakter Ellie bir radyo astronomu. Dünya dışı akıllı yaşam araştırması (SETI) yapıyor. Küçük yeşil Marslıları bulma derdinde. Filmin aşağıda görünen afişindeki radyo teleskopları New Mexico/ABD'deki VLA'nın bir kısmı. Ellie burada çalışırken ilk defa bir dünya dışı akıllı yaşam formundan radyo sinyalleri alıyor. Sonra da onlarla temas kuruyor. Ama aslında Ellie filmin başında o zamanın en büyüğü olan Arecibo radyo teleskobunda çalışıyor.



Arecibo... "s" ile okunuyor. Ne güzel geliyor kulağa. Karayip Denizi sularında hüküm sürmüş eski bir kralının isminden geliyormuş. Porto Riko'da bir şehir Arecibo. O civarda yaşıyorsan ve manasında bir yamuk yoksa, kızına isim diye koyarsın. Porto Riko Atlantik'te, 3 milyon nüfuslu, Kıbrıs büyüklüğünde bir ada. Amerika'nın sağ alt köşesindeki Florida'yı bildin mi? Ordan az aşağıya in Küba, hemen sağında Acun'un Survivor'ı çektiği Dominik, onun da sağında Porto Riko. Porto Riko'nun kuzey kumsalında da Arecibo. Kasırgalara alerjin yoksa, böyle bir coğrafyada, Arecibo isimli bir şehirde ne iş olsa yapılır da, radyo teleskobunda astronomluk mu? Aman diyim. Bir de üstüne SETI araştırması yapmak mı? Dur, fena oluyorum...



Büyük mühendislik yapılarını severim. Mesela barajları. Bayılırım barajlara. Akan suyun önüne duvar ör, insanlığın en kritik ihtiyaçlarından birini, elektriği üret. Bazı çevre sıkıntıları yaratıyorlar, kabul. Olur olmaz her yere kurmayacaksın. Emekli olunca Ege'de bir sahil kasabasına yerleşme hayalleri vardır ya. Beni bir baraj gölünün yanına bırakın yeter. Baharda suyu yükselsin, kapaklarını açsın boşaltsın, gövdesinin üstündeki ince yoldan karşıya geçeyim mantar toplamaya, arada türbinleri bakıma girince beni de çağırsınlar, ben de izleyeyim eğlenceyi. Radyo teleskoplarına da bayılırım. Büyükçe bir tencere kapağını uzaya doğrult, evrendeki en muhteşem olaylardan birine, bir pulsarın kalp atışına şahit ol. Emekli olunca Arecibo'ya yerleşmek mi dedin? Alırım ben. Ama yerleşsem bile teleskobu ziyaret edemem, çünkü 2.5 ay kadar önce parçalandı. Ne yazık ki çalışmıyor artık. Eskimişti ve güvenlik sıkıntıları yüzünden kullanılamıyordu bir süredir. Kontrollü bir şekilde sökülecekti, ama Atlantik kasırgalarının hırpaladığı vücudu daha fazla dayanamadı ve 1 Aralık 2020'de devasa çanağının üstünde asılı duran alıcıyı taşıyan halatlar kendilerini koyverdi. Buradan izleyebilirsiniz o hüzünlü anı.



1963 yılında çalışmaya başlayan Arecibo, 305 metrelik çanağıyla 2016'ya kadar 53 yıl boyunca dünyanın en büyük sabit, tek çanaklı radyo teleskobu idi. Çanağının ağız dairesine 10 futbol sahası sığdırmak mümkün. Futbolla aranız yok mu? O zaman 170 tane basket sahası sığdırın. ABD Savunma Bakanlığı'nın füze savunma sistemi geliştirme ihtiyacı üzerine atmosferin iyonosfer tabakasını araştırmak amacıyla tasarlanmış. Cornell Üniversitesi tarafından işletiliyordu. Yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi dağların arasında doğal bir çöküntüye oturuyor çanağı. Yani zaten var olan bir doğal çukurun üstüne inşa edilmiş. Çanağı 38 binden fazla sayıdaki 1 metreye 2 metrelik metal plakadan oluşuyordu. Yıllar içinde SETI projesi kapsamında dünya dışı akıllı yaşamı ve dünyaya yakın geçen astreoidleri araştırmak için kullanıldı. Neredeyse 60 yıllık çalışma hayatında pek çok buluşta ve bazı Hollywood filmlerinde rol aldı. Güneşin etrafında 88 günlük bir periyotla döndüğü sanılan Merkürün aslında daha aceleci olduğunu, bir turunu 59 günde bitirdiğini anlamamızı sağladı. Merkürün buz kaplı kutupları olduğunu gösterdi bize. Bilinen en genç pulsar olan Yengeç pulsarını onun sayesinde tanıdık. Araştırmacılarına fizik Nobelini getiren ilk ikili pulsarın keşfinde kullanıldı. Apollo uzay araçlarının ayda, Viking araçlarının ise Marsta inecekleri yerleri belirlemede işe yaradı. Satürn'ün uydusu Titan'ın yüzeyinde hidrokarbon gölleri olduğu gösterdi. Sokaktaki vatandaşa en çok hitap eden işlevi ise SETI ve METI çalışmaları oldu. SETI (Search for Extraterrestrial Intelligence) dünya dışı akıllı yaşamın araştırılması, METI (Messaging to Extraterrestrial Intelligence) ise bunun uzaya mesaj göndererek aktif olarak yapılması. Arecibo'daki METI çalışmalarının en bilineni 1974 yılında 25 bin ışık yılı uzaklıktaki Messier 13 yıldız kümesine gönderilen aşağıdaki mesajdı. 25 bin ışık yılı uzağa mesaj göndermek? Sabır işi...



Arecibo mesajı aslında ikili sistemde sıfırlardan ve birlerden oluşan 1679 bitlik bir kod. Ama 23 piksele 73'lük yukarıdaki resmi temsil ediyor. Kolay anlaşılsın diye resmin farklı kısımları farklı renklerde gösterilmiş burada. Amerikalı astronom ve astrofizikçi Frank Drake, Contact kitabının yazarı Carl Sagan'ın yardımı ile oluşturmuş bunu. Tek bir sefer ve 3 dakikadan az bir süre için gönderilmiş uzaya. Denk gelirsen duyarsın. Mesajda en yukarıda beyaz renkte sıfırdan ona kadar onluk sistemdeki sayılar, altında mor renkte DNA'yı oluşturan hidrojen, karbon, oksijen, nitrojen ve fosfor elementlerinin atom numaraları, yeşil renkte DNA'daki nükleotitleri oluşturan kimyasal bileşiklerin formülleri, beyaz ve mavi renkte insan genomundaki tahmini nükleotit sayısı ve DNA'nın çift sarmal yapısının bir görseli, mavi, kırmızı ve beyaz renkte normal bir insanın boyutları ve dünyadaki insan nüfusu, sarı renkte güneş sistemindeki gezegenlerin bir şeması ve en altta Arecibo teleskobunun grafiği ve boyutları var. Özenle, düşüne taşına seçilmiş öğeler. Eğer uzaylıların Microsoft Paint'i varsa anlamamaları için hiç bir sebep yok. Ola ki biz de bir gün dünya dışı canılardan bir mesaj alırsak, buna benzer şeyler bekleyebiliriz herhalde diyeceğim, ama Contact filminde Ellie'nin keşfettiği mesajda bir gizli video vardı. Hitler'in 1936 olimpiyat oyunları açılış konuşmasına dair. Yani mesaj diyor ki "Biz sizin ciğerinizi biliriz". Ürkünç...

Arecibo'dan gönderdiğimiz bu selamımızı alan olmadı. Sonra benzer başka mesajlar da gönderdik. Mesela 1977'de Voyager uzay aracına iliştirip yolladığımız aşağıdaki altın kaplı plak gibi. Plağın içeriği gene Carl Sagan'ın önderliğindeki bir komite tarafından oluşturulmuş. Rüzgar, gök gürültüsü gibi doğa sesleri, dünyamıza ait 100'den fazla resim, değişik kültürlerden müzikler, 55 farklı dilde söylenmiş "Merhaba yabancı, biz dostuz" cümleleri gibi romantik şeyler. Üstünde de kayıtların kodunun nasıl çözüleceğini anlatan zekice hazırlanmış diagramlar var. Türkçe bir cümle de var plakta: "Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız. Sabah şerifleriniz hayrolsun". Enteresan bir seçim. Söyleyen ise ABD'li Peter Ian Kuniholm. Haydaa, Türkçe mesajı bir Türk seslendirmemiş mi? Hayır. Plak Amerika'da kaydedilirken etraftaki Türkçe bilen birinden rica etmişler. Kuniholm bir arkeolog. 1949'da babasının işi sebebiyle Türkiye'ye gelmiş ve sonra da bağını hiç koparmamış. 60’lı yıllarda Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yaparken ünlü şair Behçet Kemal Çağlar da aynı okulda öğretmenmiş. Çağlar kendisini her sabah böyle selamlarmış. Bu da ona basit bir merhaba veya günaydından daha süslü, daha güzel gelirmiş. Kendisinden Türkçe bir merhaba cümlesi söylenmesini istediğinde de bunu tercih etmiş. Plağın sesli içeriğini buradan dinlemek mümkün. Bu mesaj 40 küsür senedir ilerliyor uzayda. Bir gören, duyan olduğunu sanmıyoruz şu ana kadar. Ama kim bilir, belki birkaç ışık yılı sonra biri denk gelir.



"Evrende yalnız mıyız?" sorusu, milyonu bırak, katrilyon dolarlık bir soru. Arecibo mesajının mimarı Frank Drake SETI'nin de kurucusu. Bu işlere fazlaca kafayı takmış meraklı bir şahsiyet. Meşhur Drake denkleminin de isim babası. Bu denklem Samanyolu galaksisindeki olası iletişime açık, dünya dışı medeniyetlerin sayısını tahmin ediyor kabaca. Böyle bir şey nasıl bir denkleme dökülebilir? Bunun matematiği olur mu? Olurmuş. Aşağıda görülen denklemde 7 çarpan var. R* galaksimizdeki her yıl kaç yeni yıldız oluştuğu, fp bu yıldızlardan gezegenlere sahip olanların oranı, ne bu gezegenlerinin ortalama kaç tanesinin yaşamı destekleyebileceği, f1 yaşam desteği sunan bu gezegenlerden geçmişte bir vakitte bir yaşam formunu başlatabilmeyi başaranların oranı, fi yaşam olan bu gezegenlerden akıllı bir yaşam, yani bir medeniyet ortaya çıkarabilenlerin oranı, fc bu medeniyetlerden bizim keşfedebileceğimiz bir sinyal üretecek teknolojiyi geliştirebilmiş olanların oranı ve son olarak L bu sinyallerin uzaya ne kadar bir süredir gönderildiği. İşte bunlarmış bizim dünya dışı akıllı bir medeniyet bulabilme ihtimalimizi etkileyen faktörler. Basit düşüneceksin...



Basit düşün de, biliyor muyuz ki biz bu faktörleri? Drake bu denklemi 1961 yılında masaya koyduğunda her bir faktör için şu değerleri önermiş.
R* = 1   (biricik Samanyolu galaksimiz yılda ortalama 1 yeni yıldız üretiyormuş)
fp = 0.2 - 0.5   (bu yıldızların beşte biri ile yarısı kadarının gezegenleri varmış)
ne = 1 - 5   (bu gezegenlerden 1 ile 5 kadarında yaşam oluşma ihtimali olsa)
f1 = 1   (yaşam oluşma ihtimali olan gezegenlerin hepsinde yaşam oluşsa)
fi = 1   (oluşan yaşam formlarının hepsi akıllı olsa)
fc = 0.1 - 0.2   (akıllı medeniyetlerin %10-20 kadarı bizimle iletişim kuracak teknolojiyi geliştirebilse)
L = 1000 - 100 milyon yıl   (ve iletişim sinyallerini bu kadar yıldır gönderseler bize)

Elbette bu parametreleri, özellikle de son dördünü doğru bir şekilde tahmin etmek çok zor. Drake kafadan mı sallamış bunları? Yok, Drake öyle biri değil. Elinden gelenin en iyisini yapmış diyelim. Ne var ki her bir parametredeki belirsizlik bir araya geldiğinde denklemin sonucu pek de güvenilir olamıyor. Ama zaten denklemin esas amacı doğru bir sayıya ulaşmak değil. Bu sayıyı etkileyecek faktörleri düşünmek, düşündürtmek, buna kafa yordurmak, herkesi bu egzersize teşvik etmek, bu merakı, bu bilinmezliği tatlı tatlı kaşımak. Drake'in tahmin aralıklarının alt ve üst limitlerini kullandığımızda N için elde ettiğimiz aralık 20 ile 50 milyon. Yanlış anlama olmasın. 20 milyon ve 50 milyon değil. Sadece 20 (dört elin parmağı yani) ve 50 milyon. Samanyolu galaksisinde bizimle iletişim kurabilecek bu kadar medeniyet varmış tahmini olarak. Büyük bir aralık. Ama hiç yoktan iyidir. Bu medeniyetlerden bizimle temas kuran olmadı henüz. En azından bize bu yönde bir bilgi ulaşmadı.

1961'den bugüne 60 yıldır bilim adamları Drake'in denklemi ile daha doğru tahminler yapmaya ve onu iyileştirmeye çalıştılar. Bunlardan en karamsar olanları N'i 10-13 gibi inanılmaz düşük bulurken, daha iyimserleri 107 gibi çok büyük hesapladı. Uzaklarda bir yerlerde birileri yaşıyor mu bilemiyoruz. Bu soruyu pek çok kişi pek çok formda sordu, ama en ünlüsü İtalyan-Amerikan fizikçi Enrico Fermi'nin "Ama herkes nerde?" sorusu oldu. Ünlü fizikçi 1950'de bir gün arkadaşları ile öğle yemeğine yürürken gündemdeki UFO haberlerini tartışıyordu ve birden pat diye bu soruyu sordu. Fermi'nin bu "Bizimle temas kurma potansiyeli olan bu kadar çok sayıda medeniyet olabilecekken neden şimdiye kadar bir temas kurulmadı?" çelişkisine Fermi paradoksu diyoruz. Ben sorsam bu soruyu kimse iplemez, ama nükleer fiziğin mucidi, atom bombasının babası sorunca böyle literatüre giriyor işte. Bilim adamları, felsefeciler, sosyologlar, ekonomistler tarafından bolca tartışılan bu paradoksun envai çeşit açıklaması var. Mesela en basiti aslında o kadar çok sayıda medeniyet olmayabilir. Veya yıldızlararası iletişim kurma ve seyahat etme teknolojisini geliştirmek düşündüğümüz kadar kolay olmayabilir, diğer medeniyetler bizim onları merak ettiğimiz kadar bizi merak etmiyor olabilir, bir sebepten dolayı bizden özellikle uzak durmak istiyor olabilirler, herkes bizim gibi bolca dinliyor, ama gene bizim gibi nadiren uzaya sinyal gönderiyor olabilir, yeterince uzun ve dikkatli dinlemiyor olabiliriz, gibi, gibi, gibi...



SETI araştırmaları günümüzde de devam ediyor. Bunlardan en canlısı Breakthrough Listen projesi. İsrailli-Rus girişimci Yuri Milner'in ortaya koyduğu 100 milyon dolarla yürüyor. Bu paranın üçte biri ile teleskop zamanı satın alınıyor. Mesela 100 metre çapıyla dünyadaki en büyük tam döner çanaklı radyo teleskobu olan Batı Virginia/ABD'deki Green Bank teleskobunun (resmi üstte) önümüzdeki 5 yılının gözlem zamanının %20'si satın alınmış durumda. Güney yarımküredeki ikinci en büyük döner çanaklı radyo teleskobu olan Avustralya'daki Parkes teleskobunun da önümüzdeki 5 yılda gözlem zamanının %25'i bu projede kullanılacak. Bitmedi... Arecibo'yu, yıkılmadan 4 yıl önce 2016'da, tahtından eden Çin'deki FAST teleskobu da bu projenin bir parçası. Aşağıda görünen FAST aynı Arecibo gibi doğal bir çöküntüye inşa edilmiş. Sabit çanağının çapı 500 metre. Arecibo'nun neredeyse iki katı. Kaç basket sahası eder siz hesaplayın. Bitti mi? Hayır... Kaliforniya/ABD'deki Otomatik Gezegen Bulucu teleskobu da (gezegen bulucu mu? Evet, işi gezegen bulmak) bizimle kurulmaya çalışılan olası lazer iletişimi ile ilgileniyor proje kapsamında. "Hoca ne diyorsun, birileri gözümüze lazer mi tutuyor"? Kim bilir, belki de... Senelerce radyo sinyalleri gönderdiler ve biz bir türlü anlamadıksa, artık son çare olarak böyle yanar döner şeyler yapıyor olabilirler.



Peki Türkiye'deki en büyük radyo teleskobu hangisi? Kaç tane var ki? İlk girişim 1990-1997 yılları arasında TÜBİTAK-MAM'ın Ukrayna'dan aldığı 2 metre çaplı bir teleskop oluyor. Ancak kullanımı bazı lisansüstü tez çalışmaları ile sınırlı kalıyor ve teknolojisi eski olduğu için ciddi bir araştırma yapılamıyor. Sonrasında Kayseri Erciyes Üniversitesi'nde 2 adet 5 metre çanaklı teleskopla çalışmalar yürütülüyor. 2007 yılında TUG (TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi) ülkenin ilk radyo astronomi gözlemevini kurmak ve buna bir yer seçebilmek için Devlet Planlama Teşkilatına (bugünkü Kalkınma Bakanlığı) bir öneri sunuyor. 2009 yılındaki sonuç raporunu buradan okuyabilirsiniz. Raporun sonunda yazana göre Antalya-Elmalı ve Karaman-Yazılı bölgeleri uygun görülmüş bu iş için. Ama bugün buralarda bir radyo teleskobumuz yok. Bu projenin lideri Erciyes Üniversitesi'nden Prof. İbrahim Küçük'ün anlattığına göre TUG işi takip etmiyor, proje ortada kalıyor. Üzülme Sayın Hocam, olur öyle, hangimizin reddedilen projesi olmadı ki? Prof. Küçük'ün daha küçük ölçekli bir diğer DPT projesi ise finanse ediliyor ve Erciyes Üniversitesi bünyesinde UZAYBİMER kuruluyor. Bu gözlemevinde optik teleskopların yanısıra bir de 13 metre çapında döner çanağa sahip bir radyo teleskobu var (resmi aşağıda). Şu anda ülkemizdeki tek radyo teleskobu bu diyebiliriz. Elbette şimdi en merak ettiğimiz soru buna kaç basket sahası sığacağı? Ya da bir basket sahasına bundan kaç tane?



Emekli olunca bir radyo teleskopunun yanına yerleşeyim dedim ama, şimdi düşününce Kayseri pek de cazip gelmedi. 13 metre yetmedi gibi buna. Ama yanında bir de baraj olursa neden olmasın? Erciyes'teki çabaların daha kapasiteli gözlemevlerinin kurulmasına önayak olması umuduyla... Ülkemizde daha öncü bilim yapılabilmesi, gençlerin bu güzel bilim dalına teşvik edilmeleri umuduyla...

Sanki Gibi (03.02.2021)

Erken kalktım bu sabah, sanki işim varmış gibi.
Uzun oturdum son selamda, bu sefer olacakmış gibi.

Üşenmedim simit aldım, eski günlerdeki gibi.
Gölgeler farklıydı sanki, bahar pek yakınmış gibi.

Çayıma iki şeker attım, sanki bir yetmezmiş gibi.
Yolu uzattım işe giderken, bir umut sonu değişir mi ki?

Kara kedinin kabını yıkadım, göz kırptı sevinmiş gibi.
Bol not verdim kağıtlara, sanki herkes ermiş gibi.

Bir ara maskemi çıkardım, ne gereği varmış gibi.
İçim pek bir hoştu bugün, sanki yarın yokmuş gibi.

Copy - Paste (24.01.2021)

Baştan sona uzaktan eğitimle geçen bir dönem bitiyor. ODTÜ'de dersler tamamlandı, şimdi final sınavları yapılıyor. Hocalar olarak öğrencilere nasıl kopya çektirmeyeceğiz derdine düştük gene. Enteresan yöntemler iş başında. Trajikomik bir çaresizlik ve güvensizlik. 20 küsür yaşına gelmiş birine bir sınavda neden dürüst davranması gerektiğini öğretememişiz, bu olgunluğa getirememişiz, ve şimdi derdimiz ona kopya çektirmeyerek hak ettiği notu vermek. Gençler, dahiyene yöntemlerimizle üç beş sınavda kopya çekemese bunu kazanç sayıp mutlu olacağız. Deniyor ki bazı kritik derslerde kopya çekerek mezun olursa bir öğrenci, mühendislik yaparken ona nasıl güvenebiliriz? Bu öğrencilerin yaptıkları binalarda nasıl oturur, uçaklara nasıl bineriz? İyi de binalar kopya çekerek mezun olan mühendislerin hatalı hesapları yüzünden çökmüyor ki. Etrafında polis olmadığında malzemeden çalmayı huy edinmiş, kendi oto kontrol mekanizmalarını geliştirememiş müteahhitler ve buna göz yuman mühendisler yüzünden çöküyor. Boeing'in 737 MAX fiyaskosu aerodinamik bilmeyen mühendisler yüzünden mi oldu sanıyorsunuz? Kopya çekmekte sıkıntı görmeyen bir öğrencinin elini kolunu bağlayınca bunu yapmamayı mı öğrenecek sihirli bir şekilde, yoksa ilk fırsatını bulduğunda yapmaya mı meyledecek aksine?

Kopyayı önlemek mi istiyorsun? Ya da bir şekilde çekildi ve sen de yakalayıp cezalandırmak derdinde misin? Çözüm basit.

- Asistanlarla birlik olup kesenin ağzını açar, olabildiğince öğrenciyi kendi safına çekersin. Aralarına köstebekler sokarsın. Rededilemeyecek cazip tekliflerle WhatsApp gruplarında ne dolaplar döndüğünü anlattırırsın.

- Öğrencilerden mahalle muhtarından ıslak imzalı güncel ikametgah ilmuhaberi toplarsın. Adreslerdeki ağzı dualı, güvenilir yaşlı komşu teyzelerle iletişime geçer, sınav saatlerinde dumanı üstünde poğaçalarla birlikte evlere gönderir, herkes uslu duruyor mu kontrol ettirirsin.

- Sınav kağıtlarına "İki gözüm önüme aksın ki kopya çekmedim" yazdırtırsın. Sınavı takip eden 24 saat içinde öğrencilerle Zoom üzerinden görsel temas kurar, ciddi göz problemi olanları önce tam teşekküllü bir hastaneye, sonra disiplin kuruluna sevk edersin.

Çifte kameralara, ayna sistemlerine, özel yazılımlara, 40 parametreli, kişiye özelleştirilebilir sorular hazırlamaya ne gerek var? Pratik olmak gerek :-) Ben sınavlarımda özel bir önlem almıyorum. Öğrencilere kopya çekmeyin, başkalarının hakkını yemeyin, benim emeklerimi zayi etmeyin diyorum. Dürüstlük zorla olmaz, insanın içinden gelmeli diyorum. Özellikle içinde olduğumuz bu zor zamanlarda bu iş daha da anlam kazanır, insan kendisiyle başbaşa kalır, düşünür, bu karmaşık meseleleri daha farklı yorumlar, siz de öyle yapın diyorum.

Kopya çekiyorlar mı? Çeken de var çekmeyen de. Fark ettiğim bir şey olursa görmezden gelmem, ama özellikle de bunun polisliğini yapmam. Ben ders anlatmaktan, mesleğin uzmanlık alanıma giren kısmını öğretmekten ve genel olarak mesleği sevdirmekten anlarım az biraz. Polislikten anlamam. Kopya çekip, uygunsuz şekilde arkadaşlarından bir adım öne çıkmaya, haketmediği notu almaya çalışan bir öğrenciye denk geldiğimde ne yapıyorum? Kuduruyorum. Çok ama çok sinirleniyorum. Keşke onlar yerine, üniversite sınavında 2 soru az yaptığı için bu bölümü kazanamamış, ama onlardan daha dürüst öğrencilerim olsa diyorum. Sayıyorum, sövüyorum, kendilerini ulvi makamlara havale ediyorum. Soğuyorum bu meslekten. İçimden ders anlatmak, öğrenci yüzü görmek bile gelmiyor. Sınav okumaya çalışıyorum bu aralar ve işte bu ruh halindeyim.

Burda Değil Gibisin (19.01.2021)

- Nasıl olmuş oğlum, önce tavada hafif bir çevirip, sonra fırına attım. Arda'nın sayfasından bulduk.
- Hıı? Ne dedin?

- Abi, hani ilacın öncesinde verdikleri alerji için olan şey var ya, uykumu getiriyor işte o. Yoksa iyiyim.
- Hıı? Ne dedin?

- Bak bicik, bugünkü eğitimde bu deseni gösterdiler. Epey karışık ama çok güzel. Ankara'daki bir camide de kullanılmış, gidip bakacağım.
- Hıı? Ne dedin?

- Baba, bugün derste yapılan hatayı duysan inanamazsın. Vegetable'a veciteybıl dedi biri. Bunu duydu bu kulaklar.
- Hıı? Ne dedin?

- Nasıl geçti günün baba, okuyabildin mi sınavlarını? Bugünkü deneme fena değildi, ama fizik zordu gene.
- Hıı? Ne dedin?

Böyle geçiyor günler işte. Anlamadan, dinlemeden, bulaşmadan, hissetmeden. Var mısın, yok musun? Burda mısın, değil misin?

Donmuş Kalmış (06.01.2021)

Pandemi dolayısı ile eğitim uzaktan yapılıyor olsa da ben derslerimi sınıfta veriyorum. Normalde hep ders anlattığım G bloktaki sınıflardan birine gidiyorum haftalardır her ders. Sınıflara girip çıkan benden başka kimseyi görmüyorum. Zaten bizim binada bildiğim 3 hoca var her gün işe gelip giden. G-203'ü seçtim kendime sınıf olarak. Ofisime en yakın olan oydu. Ama şimdi, haftalar sonra, bendeki yeri ayrı. Tüm sınıflar bir yana, G-203 bir yana. Bundan sonra, hayat ve eğitim normale döndüğünde de derslerimi orada anlatmak isterim. Herkes gibi ben de evden veya ofisimden anlatabilirim derslerimi. Ama evden çıkıp ofise gitmek, ofisten çıkıp sınıfa gitmek bana iyi geliyor. Dersin havasına daha iyi girebiliyorum böylece. Dersin sınıfta anlatıldığını, saati geldiğinde hocanın notlarıyla, kalemleriyle, bilgisayarıyla sınıfta hazır olduğunu bilmeleri, arka planda, özlediklerini düşündüğüm sıralarını görmeleri öğrencilerin de hoşlarına gider, onları da motive eder gibime geliyor.

Seviyorum ben ders anlatmayı. Ders notları, ders malzemeleri hazırlamayı seviyorum. Yeni bir dönemin başında, daha önce belki 10 kere anlattığım bir ders de olsa, bir kez daha heyecanlanmayı seviyorum. Dönemim ilk günü, ilk derste sınıfın kapısına kadar gidip de içerideki kalabalığı görünce ürkmeyi, içeri girmeğe çekinmeyi seviyorum. Öğrencilerin ağzımdan çıkacakları duymak için beklemelerini seviyorum. Doğrusunun nasıl yapılacağını kimsenin öğretmediği bu işin nasıl kotarılacağını kendi kendime öğrenmeyi seviyorum. Nadir de olsa bir dersi iyi anlattığımda, işler tam olması gerektiği gibi gittiğinde bunu hissedip içimin kıpır kıpır olmasını, kendi kendime oldu bu iş, ancak bu kadar yapılır, dahası da olmaz zaten demeyi seviyorum. Akşam evde kızlar baba günün nasıl geçti diye sorduğunda o güzel performansı hatırlayıp gayet iyiydi deyip sırıtmayı seviyorum. Öğrencilere nasihat etmeyi, nutuk çekmeyi, bilmiş bilmiş konuşmayı, büyük laflar etmeyi, onları motive etmeye çalışmayı seviyorum. Bir öğrencinin ters köşe bir sorusunda apışıp kalmayı, yüzümün kızarmasını, lafı eveleyip gevelerken öğrencilerin kıkırdamalarını görmezden gelmeyi seviyorum. Ders notlarını her dönem tekrar tekrar elden geçirmeyi, saatlerce, günlerce, haftalarca onları ilmek ilmek işleyip durmayı, bunun hiç bitmeyecek bir iş olduğunu bilmeyi seviyorum. Defalarca anlattığım bir konuyu bir kez daha anlatırken çok temel bir detayı hiç anlamamış olduğumu fark etmeyi, bunu öğrencilere hissettirmemeye çalışmayı seviyorum. İlk defa verdiğim bir ders için uykusuz kalmayı, kütüphaneyi ofise getirmeyi, interneti talan etmeyi, ne kadar uğraşsam da o ilk derslerin içime hiç sinmemesini seviyorum. 17:40 sınavlarında öğrencilerin o stresli hallerini görüp kendi öğrencilik yıllarımı hatırlamayı, hallerine üzülüp sınavı toleranslı okumaya karar vermeyi, ama okurken yapılan basit hatalara sinirlenip bunlar adam olmaza dönmeyi seviyorum.

Bugün 4 saat ders yaptım G-203'te. İkinci teneffüste hareket olsun diye sıraların arasında dolaştım. Silgi pislikleri vardı sıraların üstünde. Büyük ihtimalle 9 ay önceden kalma. Kim bilir en son hangi dersin quizi yapıldı bu sınıfta pandemiden önce ve yaptığı bir hatayı kim son dakikada farkedip alelacele sildi tüm sayfayı? Boş bir karton çay bardağı vardı. Kimdi acaba saatinin alarmını duymayıp, koşa koşa derse son anda yetişen, en arka sırada hocasına çaktırmamaya çalışarak peynirli poğaçasının yanında çayını içen? Bir sıranın altında fotokopi ders notları, birinde yarım şişe su, birinde çikolatalı gofret kağıdı.

9 ay önce donmuş kalmış bir sınıf. Ukrayna'daki Çernobil veya Japonya'daki Fukushima afetlerinden yıllar sonra terkedilen şehirlere dönen belgeselcilerin her şeyi zamanda donmuş kalmış bir halde bulmaları gibi. Ocağın üstünde bir tencere, lavaboda bulaşıklar, masada tabaklar, ortalıkta oyuncaklar, kapı girişinde ayakkabılar, yatak odasında kıyafetler. 9 ay önce donmuş kalmış, çözülmeyi bekleyen, öğrencilerini bekleyen bir sınıf. 9 ay önce donmuş bir bina. 9 ay öncede kalmış bir kampüs.