Distopya (09.09.2026)
Son 2 gündür yapay zeka camiasının gündeminde Navier-Stokes denklemleri var. Bu denklemlerle ilgili 1 milyon dolar para ödüllü çok zor bir matematik probleminin yapay zeka araçları ile çözülmesi konuşuluyor, tartışılıyor internette. Problemin çözülmesi, ilgilisi için, elbette
çok önemli bir haber, ama bir de, ilgili ilgisiz herkesi meraklandıran, arkasındaki drama var. Ben de bu gelişmeyi bahane edip bir yazı yazayım, konu ile ilgili bilgilerimi tazeleyeyim dedim.
Navier-Stokes denklemleri akışkanlar mekaniğinin en önemli denklemleri. Akışkanların nasıl hareket ettiğini anlatan denklemler. Mesela bir pompanın suyu nasıl basınçlandırdığını, bu
suyun borulardan akarken nasıl hızlanıp yavaşladığını, basıncının nasıl düştüğünü, havanın bir rüzgar türbininin pallerine ne miktarda ve ne yönde kuvvet uyguladığını, 250 tonluk bir uçağın nasıl havada tutunduğunu, F1 yarış araçlarınında kullanılan aerodinamik performans
artırma eklentilerinin nasıl çalıştığını, ve bunun gibi daha nice akışkanlar mekaniği probleminde neyin neden olduğunu anlamamızı sağlayan denklemler. Fransız inşaat mühendisi Claude-Louis Navier ve İrlandalı matematikçi George Gabriel Stokes 1820-1850 yılları arasında
geliştirmiş bu denklemleri. Yaklaşık 200 yaşındalar ve bugün hala dünya gündemini meşgul edebiliyorlar.
Makina mühendisliğinde ve daha pek çok mühendislik dalında bu denklemleri kullanarak tasarımlar ve üretimler yapıyoruz. Bu denklemleri, yukarıda bahsi geçen gerçek hayat problemleri için, kağıt kalemle analitik olarak çözebilmek ne yazık ki mümkün değil. Çok bilinmeyenli bu
kısmi diferansiyel denklemler, bunun için çok karmaşıklar. Şu anki matematik bilgimiz bu tip çözümleri yapabilmeye yetmiyor. Ama hesaplamalı akışkanlar dinamiği (CFD) yazılımlarını kullanarak, bilgisayarlar yardımı ile yaklaşık olarak çözebiliyoruz. Bu yaklaşık çözümleri
teorik bilgiler ve deneysel ölçümlerle birleştirerek tasarımlar yapabiliyoruz.
Bu denklemler 200 yıldır sadece mühendislerin değil matematikçilerin de ilgisini fazlasıyla cezbediyor. Bu denklemlerin matematik camiasında önemli bir yer tutmasının sebebi 2000 yılında Clay Matematik Enstitüsünün, çözenlere 1'er milyon dolar para ödülü vadettiği
7 milenyum probleminden birinin odağında olmaları. Biz faniler için anlaması pek kolay olmayan ispat problemleri bunlar. Bir matematikçi için bu problemlerden birini çözebilmek, para ödülünün yanında
sınırsız prestij ve dünyanın herhangi bir yerinde istediği bir üniversitede iş garantisi demek. Bugüne kadar bu 7 problemden bir tanesi çözülebildi. 2002 yılında Rus matematikçi Grigori Perelman, Poincare varsayımı ile ilgili olan problemi çözdü. O güne kadar neredeyse kimsenin
bilmediği bu bilim insanı bir günde matematiğin en ünlü kişisi oldu. Ama sadece kendisinin değil, çözüme katkısı olan başkalarının da hakkı olduğu gerekçesi ile, hem para ödülünü hem de beraberinde kendisine sunulan Fields madalyasını reddetti. Bu sayede ünü matematik camiasının
sınırlarını aştı.
Kalan 6 problemden en çok ilgi görenlerden biri Navier-Stokes denklemlerinin varlığı ve düzgünlüğü (existence and smoothness) ile ilgili olan. Biz mühendisler 200 yıldır bu denklemler yardımı ile arabalar, uçaklar, turbomakinalar, barajlar, enerji santralleri tasarlasak ve bu
denklemlerin doğruluğu ile ilgili şüphe duymasak da, matematikçiler olaya böyle bakmıyor. Onlar için bu kısmi diferansiyel denklemler teorik olarak tam manası ile anlaşılabilmiş değil. Problemin Clay Enstitüsü tarafından sunulan formal tanımı şöyle; "Şu ifadeyi kanıtlayın veya
bir karşı örnek verin: Üç uzay boyutunda ve zamanda, başlangıç hız alanı verildiğinde, Navier-Stokes denklemlerini çözen, her ikisi de düzgün tanımlı bir vektörel hız alanı ile skaler basınç alanı mevcuttur".
Bu problem Navier-Stokes denklemlerinin sıkıştırılamaz (sabit yoğunluklu) hali ile ilgileniyor. Akışkanı da sabit viskoziteli Newtonyen olarak kabul ediyor. Sıcaklık da sabit alınınca, kütlenin korunumu ile Newton'un ikinci yasası olan doğrusal momentum denklemi kalıyor elimizde.
Biri skaler ve biri de vektörel olan bu denklemleri beraber kullanarak vektörel hız alanını ve skaler basınç alanını çözmek mümkün gibi görünüyor. Milenyum problemi diyor ki t=0 anında verilen bir ilk hız alanı için, zamanda ve uzayda düzgün olarak değişen ve Navier-Stokes denklemlerini
sağlayan hız ve basınç alanları olduğunu ispatlayın veya bunun olmadığı bir karşıt örnek verin. Matematikçiler karşıt örnek bulmaya odaklanmış durumda. t=0 anında düzgün davranan bir hız alanı seçip, bu denklemlere koyup, ileriki bir t anında fiziksel olmayan bir cevap üretmeye çalışıyorlar.
Uzun yıllardır dünyanın en ünlü matematikçilerinden bazıları bu problem üzerinde çalışıyor. Yıllar içinde konu ile ilgili pek çok yayın yapılmış ve yol kat edilmiş olsa da problem henüz çözülebilmiş değil. Ama son birkaç aydır birden fazla yapay zeka firmasının halka açık olmayan kendi
araçları ile bu probleme yoğunlaştığı yazılıp çiziliyordu. Ve beklenen haber dün geldi. ChatGPT'nin geliştiricisi OpenAI firması bir duyuru ile kendi yapay zeka araçlarını kullanarak problem için bir
karşıt örnek bulduğunu ilan etti, 170 sayfalık bir makale paylaştı. Henüz Clay Enstitüsü bu konuda bir açıklama yapmadı. Ama internetin yapay zeka ortamları bu haberle çalkalandı. Çalkalanmayı coşturan detay ise bu duyurunun 3 hafta kadar öncesinde New York Üniversitesi profesörü
Tristan Buckmaster ve OpenAI'ın rakip firması ve yapay zeka aracı Claude'ın geliştirici olan Anthropic'in çalışanı matematikçi Levent Alpöge'nin Navier-Stokes denklemlerinin basitleştirilmiş bir hali ile ilgili önemli gelişmeler elde ettiklerini duyurmuş olmaları idi. Milenyum problemini
çözdüklerini iddia etmemişler, ama ciddi bir yol katettiklerini paylaşmışlardı. 3 hafta sonrasında, yani dün, OpenAI, Buckmaster ve Alpöge'nin yöntemlerine çok benzer yöntemlerle milenyum problemini çözdüğünü duyurunca ortalık alevlendi. Henüz problemin çözüldüğü resmi olarak kabul edilmiş
olmasa da, doğal olarak akıllara kim daha önce çözdü, krediyi ve ödülü kim alacak, acaba bu gruplar arasında ne gibi bilgi paylaşımları oldu, habersiz bir bilgi aşırma oldu mu gibi sorular geldi. Üstüne bir de OpenAI firması, kendi çözümü ile ilgili Buckmaster'ın katkılarına kredi vereceğini,
ama rakip firma çalışanı olan Alpöge'nin işin dışında tutulması gerektiğini söyleyince sinirler gerildi. Buckmaster bunu kabul etmedi ve kendi çalışmalarını Alpöge ile birlikte önümüzdeki günlerde yayınlayacaklarını duyurdu.
Konu henüz çok sıcak. İnternetin haber kanalları "Matematik bitti mi? Tekilliğe vardık mı? İnsanlığın sonu mu geliyor?" başlıkları ile tıklanma peşinde koşarken, yapay zeka uzmanları ve matematikçiler olayın şokunu atlatıp gelişmeleri yorumlamaya çalışıyor. Çözüme ait kontroller tam olarak
bitmemiş ve kredinin kime gideceğini kesinleşmemiş olsa da, matematikçiler, bir milenyum probleminin daha artık çözülmüş olduğunu, veya bazı ekleme ve düzeltmelerle çok yakında çözüleceğini düşünüyor. Bunun da ötesinde, söylentilere göre OpenAI firması, gene bir milenyum problemi olması
muhtemel önemli bir başka matematik problemi üzerinde daha çalışıyormuş, ve yakın zamanda bunun çözümünü de duyuracakmış. Sanırım işte o zaman seyreyleyeceğiz esas gümbürtüyü. Hem Navier-Stokes milenyum problemi üzerinde çalışan, hem de yapay zeka camiasını yakından takip eden ve bu araçları
kendi araştırmalarında kullanan, yaşayan en ünlü matematikçilerden biri olan Terrence Tao konu ile ilgili yazılarında yapay zeka araçlarının bu önemli problemleri peynir ekmek gibi çözmesinin matematiğe ne getirip ne
götürdüğünü tartışmaya çalışıyor, bazı endişelerini dile getiriyor. Özet olarak, "Yapay zeka araçlarının bu tip problemlerin çözümünde ayrım gözetmeksizin kullanılması, eldeki sorunları çözme gibi acil ve kısa vadeli amaca ulaşılmasını sağlayabilir; ancak bu, bir sonraki ilerleme dalgası için
ekosistemin sürdürülebilirliği ya da halihazırda elde edilmiş olan ilerlemenin anlaşılması pahasına gerçekleşir" diyor.
Bu gelişmeler biz mühendisler için ne anlama geliyor? Navier-Stokes milenyum problemi ile ilgili bir karşıt örnek bulunmuş olması pratik olarak bizi pek ilgilendirmiyor. Navier-Stokes denklemleri bizler için geçerliliğini yitirmiyor. Biz, deneysel ölçümlerimizle uyuştuğu sürece, ki
200 yıldır uyuşuyor, bu denklemleri kullanmaya devam edeceğiz. Akışkanlar mekaniği problemlerinin mühendislik uygulamalarına genel yaklaşımımız değişmeyecek. Ama yapay zeka araçlarının, özellikle araçları geliştiren firmalar tarafından sınırsızca kullanılarak bilimde seri zıplamalar yaşanıyor
olmasının Tao'yu endişelendirdiği gibi bizi de endişelendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir söylentiye göre OpenAI bu problemi çözmek için 1 milyon dolara denk gelen bir hesaplama yapmış. Bir başka söylentiye göre ise 15 milyon dolarlık bir hesaplama yapılmış. Tao'yu rahatsız eden detaylardan
biri firmaların açıklamalarındaki eksiklikler. Mesela işin bu maddi boyutu net olarak konuşulmuyor. Konuşulsa bile güven vermiyor. Problem üzerinde tam olarak ne kadar emek harcandığı, kaç problem üzerinde çalışıldığı, başarısız olan denemelerin olup olmadığı, başarı oranının ne olduğu gibi
belirsizlikler var.
Dünya şu anda teknolojik olarak yapay zeka çağında. Teknoloji dünyasında her şey yapay zekaya endeksli. İçinde yapay zeka geçmeyen bir cümle yok. Gelişmeleri takip edebilmek neredeyse imkansız. Dünyanın en zengin ülkeleri ve firmaları, tarihte benzeri görülmemiş trilyonlarca dolarlık
yatırımları yapay zeka araçlarının geliştirilmesi ve bu araçların kullanımlarının yaygınlaştırılması için harcıyor. Akla hayale gelmeyecek büyüklükte veri merkezleri kuruluyor. Çip üreticileri tüm üretimlerini bu merkezlere verseler bile talebe yetişemiyorlar. Kimse bunları babasının hayrına
yapmıyor. Eşi benzeri görülmemiş bu harcamalar, eşi benzeri görülmemiş menfaatler için yapılıyor. Bugünü kazanmak değil firmaların hedefi. Kimse senin benim verdiğim aylık 20 doların peşinde değil. Geleceğe yatırım yapıyorlar.
Yapay zeka araçları bizleri şaşırtıyor, eğlendiriyor, işlerimizi kolaylaştırıyor. Teknolojik bir oyuncak, bir sihirbaz. Yapay zekanın arkasındaki teknoloji ilgimi çekiyor. Nasıl çalıştığını, neden çalıştığını merak ediyorum, okuyorum, anlamaya çalışıyorum. Ama insanların genel olarak bu araçları
kullanarak yaptıkları şeyler beni heyecanlandırmıyor. Bir yazılım geliştiricinin hayalindeki web aracını 1 gecede gerçeğe dönüştürüp 1 sene sonra büyük bir firmaya 1 milyar dolara satması beni heyecanlandırmıyor. 200 yıllık çok zor bir matematik probleminin, 200 yıllık tüm literatürü ezberlemiş bir
yapay zeka aracı ve dünyada neredeyse kimsenin sahip olmadığı donanımlar ve yazılımlar kullanılarak 1 haftada çözülmesi beni heyecanlandırmıyor. Bir akademisyenin yapay zeka araçları kullanarak makale yazması, bir hakemin yapay zeka araçları ile bu makaleyi değerlendirmesi, bir yayınevinin bu
makaleleri basarak servetine servet katması beni heyecanlandırmıyor. Bir üniversite öğrencisinin ödevlerini, raporlarını, tezlerini yapay zeka araçları ile yazması beni heyecanlandırmıyor. Bir start-up firmasının, öğrencilerin bu tip kullanımlarını farkedip beni uyaracak yapay zeka araçları geliştiriyor
olması beni heyecanlandırmıyor.
Yapay zekanın dünyanın esas problemlerine çözüm üretmesi bana mümkün görünmüyor. Teknolojik olarak bu seviyeye gelmiş olsa veya ileride gelecek olsa bile, insanların bu araçları doğru şekilde kullanacağını hayal edemiyorum. Yapay zeka uzun vadede beni endişelendiriyor, ne yazık ki bana karanlığı
çağrıştırıyor. Bilim kurgu kitaplarında okuduğumuz distopyaya koştuğumuz hissine kapılıyorum. Geleceğin mutsuzluk pompası olmak için bulabildiği herşeyi yiyor bu araçlar. İnsanlığın bugüne kadar tüm biriktirdiklerini. Yazılan her cümleyi, çizilen her resmi, çekilen her film karesini, bestelenen
her şarkıyı, gidilip görülen her yeri, düşünülen her soruyu, verilen doğru yanlış her cevabı, klavyelerden çıkan her bir satır bilgisayar kodunu, insanlığın tasarladığı, ürettiği her şeyi yemek istiyor. Bugün doyurmak için trilyonlarca dolar gerekiyor. İştahı daha da açılınca ne gerekeceğini
öngörmek kolay değil.
Kaplumbağa Olmak (12.05.2026)
Hani böyle çok işlek ana caddeler vardır,
Vızır vızır trafik, korna sesleri,
Kaldırımları kalabalık, insan dolu, itiş kakış,
Kaos, sıcak, güneş, yapış yapış.
Ama bir ara sokağa saparsın, birden hava değişir,
Ortalık sakinleşir, gürültü patırtı azalır,
Daha iki bina gidince hoş, serin bir bahçe,
Kocaman ağaçların koyu gölgesinde, duvarın hemen ötesinde,
Bir kaplumbağa dolaşır yaprakların üstünde hışır hışır,
Kendi halinde, ne cadde bilir, ne insan.
İşte o kaplumbağa olmak istiyorum,
Cadde bilmeden, insan bilmeden, kendi halimde,
Serin bahçemde, koyu gölgemde, duvarımın dibinde.
History of Fluid Mechanics - Version 2 (30.04.2026)
I shared the first version of this visual 6 years ago. Recently I've got a chance to update it, with many new details and names. Click on the following image to see the
full-sized complete one. Feel free to send feedbacks/suggestions/corrections to my email. Enjoy...
Yanar Döner Halimiz (15.03.2026)
Yunus ne güzel anlatmış hepimizin derdini. Türlü türlü hallerdeyiz. Yanarız döneriz, durulamayız. Sinüs eğrisi gibiyiz. Bir becerip sabit kalamayız. Bir en
tepedeyiz, bir taa dipte. Bir göğe değer başımız, oh der nefes alırız, bir çukurlarda çırpınır, ah der aciz kalırız.
"Hak bir gönül verdi bana, ha! demeden hayran olur,
Bir dem gelir şadan olur, bir dem gelir giryan olur.
Bir dem sanasın kış gibi, şol zemheri olmuş gibi,
Bir dem beşaretten doğar, hoş bağ ile bostan olur.
Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez,
Bir dem dilinden dür döker, dertlilere derman olur.
Bir dem div olur ya peri, viraneler olur yeri,
Bir dem uçar Belkıs ile, sultan-ı ins ü can olur.
Bir dem varır mescidlere, yüz sürer anda yerlere,
Bir dem varır deyre girer, İncil okur ruhban olur.
Bir dem gelir İsa gibi, ölmüşleri diri kılar,
Bir dem girer kibr evine, Fir'avn ile Haman olur.
Bir dem döner Cebraile, rahmet saçar her mahfile,
Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur."
şadan: mutlu, giryan: ağlayan, zemheri: karakış, beşaret: müjde, şerh etmek: açıklamak, dür: inci, div: dev, Belkıs: Saba ülkesinin hükümdarı, ins ü can: insanlar ve
cinler, deyr: kilise, Haman: Firavunun yardımcılarından, gümrah: yolunu şaşırmış.
Kıyma Kuru (04.02.2026)
Bu sabah güneş 8'e çeyrek kala doğdu Ankara'da. Ama bizim evin doğu tarafındaki komşu apartmanın bacasının sağından kıvrılıp salonumuza girmesi neredeyse 9'u buldu. Biliyorum çünkü bulutsuz günlerde 2 kedi ve ben sabırsızlıkla bekliyoruz bunun olmasını.
Güneş komşu bacadan kıvrılacak ki biz de elimize alacağımız bir ayna ile ışığını sağa sola yansıtıp salonun bir ucundan bir ucuna deli gibi koşturmaca oynayabilelim. Alt katımız boş olduğu için evde koşturmak serbest. Bu sabah da güneş görünür görünmez başladık mesaimize. Kediler oynarken
bir yandan da televizyonu açtım. Spor kanallarından birinde canlı snooker maçı vardı. Hong Kong'da World Grand Prix turnuvası oynanıyormuş. O'Sullivan'la O'Connor'ın ikinci tur maçını gösteriyordu. Ronnie gene oflaya puflaya hayatı sorgulama modundaydı ve
rakibi 2-0 öne geçmek için masayı temizlemeye çalışıyordu.
Spiker iki sene öncenin dünya şampiyonu Kyren Wilson'ın ilk turda nasıl elendiğini anlatıyordu. Elendikten sonra organizasyonu ve maç takvimini eleştirmiş. Almanya'da düzenlenen bir önceki sıralama turnuvası daha birkaç gün önce bitmiş ve o biter bitmez uzak doğuya
gitmek ve yeni bir turnuvaya adapte olmak zor oluyormuş. Turnuva takvimi değiştirilmeliymiş. Snooker özellikle İngiltere civarında ve uzak doğuda çok popüler bir spor. Her iki coğrafyada da pek çok önemli turnuva oynanıyor. World Grand Prix'in birincilik ödülü 180 bin poundmuş.
O'Sullivan'ın geçen yıl kazandığı Suudi Arabistan Masters turnuvasının ise 500 bin poundmuş. Bir yandan aynayı sallayıp bir yandan da bu rakamları dinlerken ister istemez Türk devlet memuru refleksim devreye girdi ve bu paralara ne kadar kıyma alınır hesabına giriştim.
Kıymanın kıymeti hep bir farklı olmuştur memleketimde. Hatırlarım da çok çok seneler önce Eskişehir'de yaşarken, çat kapı dedemlere gittiğimizde anneannem telaşlanır, sessizce dedemi köşeye çeker, kulağına bir şeyler fısıldar, dedem 10 dakikalığına ortadan kaybolur, elinde 250 gram
kıyma ile geri gelirdi. Ekmek ve soğan ile çoğaltılıp köfte yapılırdı. En makbul misafir yemeğiydi. Bugün de annem için durum aynıdır. Bir misafir gelecek olunca düşünür düşünür düşünür, en sonunda buzluktan kıyma çıkarıp köfte yapar. Ben geçen hafta uyduruk bir zincir marketten
400 gramını 280 TL'ye almıştım kıymayı. Kilosu 700 TL eder. Ama annemin "Oralardan kıyma alınmaz, kötüdür o, kimbilir ne karıştırıyorlardır içine" dediğini düşünecek olursam, yenebilecek bir kıymanın kilosu yuvarlak hesap 1000 TL falan diyebiliriz herhalde. İngiliz poundu bugünlerde 60 TL gibi
bir şey olsa, Suudi Arabistan Masters'ı kazanan bir snooker oyuncusu aldığı şampiyonluk ödülü ile Türkiye'ye gelip, annemin onaylayacağından, 500000*60/1000 = 30000 kg = 30 ton kıyma alabiliyor. Enteresan.
Güneş komşu apartmanın çatısından iyice kurtulup salonu bolca aydınlatmaya başlayınca elimi çok fazla havaya kaldırmama gerek kalmadı ve biraz rahatladım. Ayna oyunu ve snooker maçı devam ederken ben de hesabıma devam ettim. Ocak 2026 maaşım 130 bin TL idi. 130000/1000 = 130
kilo kıyma alabiliyor bu para. 30 ton alabilmem için 30000/130 = 230 ay çalışmam gerekiyor. Yani 19 yıl. Bir önceki blog yazımda 23 yıldır çalıştığımı yazmıştım. Ekonomiden ve paranın yıllar içinde değer kazanıp kaybetmesinden hiç anlamam, hesabımın çok doğru ve anlamlı olmasını
beklemiyorum, ama ömrüm boyu çalışarak kazandığım tüm para hemen hemen bir Suudi Arabistan Masters'ı kazanmaya, yani 30 ton kıyma almaya denk geliyormuş.
Spikerin "Artık O'Sullivan'ın kendine gelmesi gerekiyor" uyarısı ile maçın üçüncü oyunu devam ederken kedilerden biri koşturmaktan nefes nefese kalıp bir köşede dinlenmeye çekildi. Diğeri zaten bir süredir halının güneş gören kısmında yuvarlanıp yalanıyordu. Ayna oyununa ara verip
kanalı değiştirdim. Dün geceden kalma olduğunu düşündüğüm bir futbol programında takım elbiseli 4 adam hararetli bir şekilde ara transfer sezonunun son gelişmelerini konuşuyordu. Fenerbahçe yılan hikayesine dönen Kante transferinde nihayet mutlu sona ulaşmış. Kulüp başkanı Türkiye Cumhuriyeti
cumhurbaşkanına bu transferin olumlu sonuçlanmasına verdiği önemli destek için teşekkür etmiş. Futboldan anlamam, ama oldukça enteresan. Kante Suudi Arabistan'ın Al İttihad takımında oynayan Fransız bir futbolcuymuş. Fenerbahçe'den yıllık 8 milyon euro maaş ve çeşitli ek
bonuslar kazanacakmış. Bu transfer için Kante çok büyük fedekarlık yapmış çünkü Al İttihad şu anda kendisine yıllık 25 milyon Euro ödüyormuş. Memur refleksi devreye girdi tekrar. 1 Euro 50 TL olsa, yıldız oyuncu Kante 1 yılda, annemin beğeneceğinden, (25000000 - 8000000) * 50 / 1000
= 850 bin kilo kıyma fedekarlığında bulunmuş Fenerbahçe'ye gelerek. 850 ton. Benim bunun için 850000 / (130*12) = 545 yıl çalışmam gerekiyor. 545 sene önce yıl 1481 oluyor. İstanbul'un fethinden 28 yıl sonrası, Fatih'in vefat senesi. Uzun zaman. Çok para.
Belki Kante'ye "Yıllık 8 milyon Euro maaş, artı sınırsız kıyma, et, kebap, künefe" gibi bir teklifte bulunulmuş olabilir. Belki o şekilde bitirilebilmiştir bu zor transfer. Yoksa 850 ton kıymadan vazgeçmek kolay değil, Kante bile olsanız zihniniz bulanabilir yani.
Baktım kediler oynamayı bıraktı, hesap da iyice karıştı, hazırlanıp daha da gecikmeden ofise gideyim dedim. Epeydir bekleyen yarım kalmış bir makale vardı, son lisans üstü öğrencimin tezinden çıkmaya çalışan. Yeni dönem başlamadan onu bitirip gönderirsem, sonrasında belki bir iki revizyonla kurtarırsam,
olmadı ikinci veya üçüncü dergiye beğendirebilirsem, yayın teşvik ödülü alırım 10000 TL kadar. 10 kilo kıyma eder. 5 yıllık bir tez çalışması için yıl başına 2 kilo kıyma. Yani, böyle yazınca bir tuhaf oluyor tabii. Neyse, iyi tarafından bakalım. Anneannemin durumu yoktu, yapamazdı,
ama benim var çok şükür. Köfte yoğururum bolca, buzluğa kaldırırım, misafirler gelince çıkarırım. 10 kilo kıymadan 12 kilo köfte çıksa, kişi başı 200 gram köfte yese gelenler, 60 misafir eder. 5 yıla bölsem, yılda 12 misafir. 4 ayda bir 4 kişilik aile ağırlarım. Bak böyle düşününce
bir heveslendim şimdi. Misafir berekettir ne de olsa. Bu hafta içinde bitirip göndereyim ben o makaleyi. Bir de o tezden ikinci makale çıkarsa var ya. Kante gibi mübarek...
Seneler (29.01.2026)
ODTÜ'ye öğrenci olarak 1992 yılında girmiştim. 34 sene olmuş. Öğretim üyesi olarak da 2003 yılında çalışmaya başlamıştım. 23 sene olmuş. Neredeyse çeyrek asır. Öğrenciyken yaptığım kısa yaz stajlarını saymazsak ODTÜ'den başka bir yerde çalışmadım.
Hiç mühendislik yapmadım hayatımda. Zaten kendime mühendis demem. Akademisyenim ben. Böbürlenme gibi anlamayın. Tam aksine. Eğitimini aldığım mühendislik mesleğinin gerçek hayatta nasıl yapıldığını bilmeyi isterdim, ama bilmiyorum ne yazık ki. Ama mühendis
yetiştiriyorum, nasıl oluyor pek anlamasam da. İşin orası benim için de bir muamma. Büyük ihtimalle yetiştirdiğimi sanıyorum, öğrencilerim de yetiştirildiklerini. İdare ediyoruz bir şekilde.
Bu 23 senedir her ay sekreterlikten birkaç sayfalık bir form gelir imzalamam için. Ek ders ödemeleri ile ilgili bir şey. Bölümdeki tüm hocaların isimleri ve karşılarında anlamadığım bazı rakamlar. O rakamların ne anlama geldiğini
hiç öğrenemedim. Merak ettim, sordum da etrafa, ama gene de tam biliyorum diyemem. İsmimin karşısını imzalar geri gönderirim. O kağıtlarda hocaların isimleri en kıdemliden en yeniye göre dizilmiş olur, yani kabaca yaşlıdan gence doğru. İlk göreve
başladığım yıllarda ismim en son sayfada olurdu, kolayca bulurdum. Epey bir süre de öyle kaldı. Sonra bölüme yeni meslektaşlarım alınmaya başlandıkça yavaş yavaş öndeki sayfalara kaymaya başladı ismim ve bulması zorlaştı. Son senelerde ise iş
tam tersine döndü. Artık ilk sayfada yer alıyor ismim, ve gene bulması çok kolay.
O kağıtlarda isminizin ilk sayfaya ulaşması, yavaş yavaş yolun sonuna gelindiğinin bir göstergesi olsa gerek. İlk sayfanın en tepesine varınca emekliliği beklenen ilk kişi oluyorsun. Benim oraya ne kadar kaldı acaba, emekliliği hak ettim mi yasal olarak?
Hiç anladığım şeyler değil bunlar. E-devletten baktım şimdi, 25 yıl çalışmış olmakmış benim için geçerli olan kural. Yaş ile ilgili bir şarttan bahsetmiyor. Eğer bu bilgi doğruysa, neredeyse gelmiş gibi. Bizim akademik camiada 67 yaşına kadar çalışabiliyorsun
istersen, sonra yaş haddinden emekli ediliyorsun. Benim gördüğüm büyük çoğunluk bu yaş haddine kadar çalışıyor. Hatta emekli olduktan sonra da ders vermeye devam eden hocalar var bölümde. Ama bana "yaş haddinden emekli olma" fikri bir garip geliyor. Bir nevi
"Yeter artık, bi çek git" dedirtmek gibi. Tadında mı bırakmak gerek acaba? Ben 52 yaşındayım, yani daha 15 sene var 67'ye, eğer yaşayacak ömrümüz varsa. Hiç az değil 15 sene. Şimdiye kadar çalıştığımın üçte ikisi gibi. O kadar çalışabileceğimi, kendimde
o çalışma isteğini bulabileceğimi sanmıyorum. Büyük konuşmayalım, bakalım seneler ne gösterecek.
Bir yıl bitip yenisi başlayınca beni heyecanlandıran az sayıdaki şeyden birisi ODTÜ'nün bastırıp verdiği masa takvimi olur. Her sayfada bir haftanın olduğu, her gün için notlar yazabildiğin ince uzun takvimlerden. İşlerimi organize edebilmem için olmazsa olmazdır
o takvimler. Günümüzde insanlar bunu dijital ortamlarda yapıyorlar, ama ben hala basılı bir masa takvimi kullanıyorum. Toplantıları, jürileri, sınav günlerini, işlerin yetişmesi gereken son tarihleri hep o takvimlere yazarım. Yeni yıl başlayınca eskisini çekmeceme
kaldırırım. Çekmecemde duran en eskisi 2006 yılına ait. Bilmiyorum öncesinde takvim vermiyor muydu ODTÜ, yoksa ben mi kaybettim onları, ama şu anda çekmecemde 2006-2025 yılları arasındaki tüm takvimler mevcut. İşimle ilgili her şeye ait bir not var o takvimlerde.
Biraz önce 2006 yılına ait olanı açtım. En eski öğrencilerimin isimlerini gördüm, tez toplantıları yapmışız. Hiç bitirilememiş ve bir dergiye gönderilememiş makaleleri bitirmekle ilgili uyarılar, bugün de aynı şekilde devam eden sıkıcı bölüm kurulu toplantısı
hatırlatmaları, olası yıllık izne ayrılma tarihleri...
Eşim ODTÜ'de çalışmaya başlayınca ona da aynı takvimden vermeye başladılar. Ama o iş yerinde benim gibi kullanmadığından eve getiriyor. Mutfak masasının hemen yanında duruyor. Benim akademik işlerimi ofisimdeki takvime yazdığım gibi, aile işlerini de oraya yazıyoruz.
Mesela birinin akşam işi varsa ve yemeğe gelemeyecekse oraya yazıyor birkaç gün öncesinden. Yurt dışına iş seyahatine veya memlekte ailesini ziyarete gidecekse eşim, haftalar öncesinden oraya not ediyor. Kızlar sınav dönemine girdiklerinde sınavlarını oraya
yazıyorlar ki herkes duysun bilsin, ayağını denk alsın.
Her sene olduğu gibi 2025 biterken de heyecanlandık ailece, bu yılın takvimi ne renk olacak, içinde nasıl fotoğraflar olacak diye. Her haftaya ait sayfanın sağ alt köşesinde ODTÜ'ye ait bir fotoğraf oluyor. ODTÜ kampüsünde çekilmiş çiçek, böcek, ağaç, kedi, köpek
fotoğrafı gibi bir şey. Ama ne yazık ki bu sene, onca senedir tüm mensuplarına dağıttığı takvimi değiştirmeye karar vermiş ODTÜ. Bu sene verdiği takvim masada dik duranlardan, her haftayı değil her ayı görebildigin sayfaları var, üzerine bir not yazmak mümkün
değil. Yani pek bir işe yaramıyor ne yazık ki. Görünce üzüldük ailece. 2025 takvimi bizi 2026 Ocak sonuna kadar getirebildi, çünkü her senenin takviminin sonunda bir sonraki senenin Ocak ayına ait sayfalar da eklenmiş oluyor, geçiş kolay olsun diye. Ama artık
Ocak ayı da bitiyor ve ben ofiste, ailem de evde Şubat planlamamızı yapamıyoruz. Neden ODTÜ, neden değiştirdin takvim tasarımını?
Eşim "Merak etmeyin, ben bulurum benzerini bir kırtasiyeden, satılıyordur öyle takvimler" dedi, ama bugüne kadar bir gelişme olmadı. Ben de eski takvimlerin benzerini 2026 için kendim yaptım Excel'de. Daha bastırmadım, tam neye benzeyecek bilmiyorum. Umarım işimi
görür. ODTÜ takvim tasarımını değiştirdi diye ben de 20 senelik huyumu değiştirmek istemiyorum.
Kararmış İnsanlar Ülkesi (18.01.2026)
Geçen Cuma günü, her Cuma olduğu gibi, anneme uğradım alışverişine yardım etmek için. Karne günüydü, okullar ara tatile girdiler. Afyon'dan kardeşim gelecekmiş çocuklarla ziyaretine. Markete gittik evin eksiklerini alalım diye. Eve en yakın marketlerden
birinde manzara şu idi.
Çok şaşırtıcı bir şey değil aslında ilk bakışta. Alışığız bu tip şeylere. Ama yazının yazılma şekli ve detayları çok koydu bana bu sefer. Fotoğraf net çıkmamış, market çalışanının A4 kağıdına eliyle yazıp paket bandıyla muz tezgahının altına iliştirdiği
notta diyor ki; "DIŞI KARARMIŞ YERLİ MUZ. CEPTE ŞOK UYGULAMASI İLE %25 İNDİRİMLİ".
Acı bir manzara. Ne düşündü acaba market çalışanı bunu yazarken? Ona da bir tuhaf geldi mi bu not? Onun da içi bir cız etti mi? Farklı bir şey yazmak ya da hiçbir şey yazmamak istedi mi? Utandı mı yazarken? Ya da aylardır, yıllardır benzerlerini yaza yaza
artık hissiyatını kaybetti mi bu trajedi karşısında? "Dışı kararmış" ifadesini özellikle mi ekledi? Yani dışı kötü ama içi iyi aslında mı demek istedi, almayı düşünenleri rahatlatmak mıydı niyeti? Sabah erken saatte tüm şubelerdeki çalışanlara bir mesaj mı
gitti ana merkezden "Kararmış muzlarda bugünkü indirim %25 olacak" diye? %25'e nasıl karar verdiler acaba? %30 veya çok abartıp %50 olsun diyen oldu mu aralarında, ya da oylama mı yaptılar? Kararma derecesi de bildirildi mi mesajda? Ne derece kararan bir
muzun indirimi hak ettiğini tartıştılar mı aralarında? "Dışı kararmış" yazabilmek için kaç tanesinin açıp içine baktı acaba market çalışanları? Bir yaşlı teyze gelse mesela, muzdan alacak olsa, ama cepte şok uygulaması olmasa ne olur diye düşündüler mi?
Dışı kararmış indirimli muzlardan almak isteyen bir müşterinin cepte şok uygulaması yoksa ne yapacaklarını aralarında konuştular mı acaba dükkanı açmadan önce? Böyle bir durumda müşteriye nasıl "Maalesef" diyeceklerini düşündüler mi? Ya da bir müşteri
gelip de "Yarın gelsem biraz daha karardıklarında daha da düşer mi muzun fiyatı?" diye sordu mu acaba hiç?
Niye kararttınız lan edepsizler o muzların dışını? Niye sattırmadınız geçen hafta 3 kuruş ucuza? Çok mu muhtaçsınız o 3 kasa muzdan gelecek paraya? Koydur mağazanın dışına, ihtiyacı olan alsın diye bir not astır üstüne. Alan alsın, ne olur yani? Onu da
yapma aslında, rencide etme insanları. Poşetlet güzelce yenebilecek olanları, gelen müşterilerden uygun gördüklerine ikram etsin elemanların sessizce. Ya da daha iyi, daha uygun, nazik bir yolunu düşündürt, buldur çalışanlarına. Ne yap et, ama o notu
oraya astırma lan edepsiz. Yıllardır esnaflık yapıyorsun güya, hiç mi yol yordam bilmiyor musun, hiç mi halden anlamazsın lan kafasız?
Muzun dışı, memleketimin insanının içi kararmış. Kararmış insanlar ülkesi burası. Kiminin içi varlıktan, kiminin yokluktan kararmış. Devlet baba sınır kapılarındaki memurlara bir mesaj atsın, el yazıları ile bir not yazıp "Welcome" tabelalarının altına paket
bandıyla asmalarını istesin; "KARARMIŞ İNSANLAR ÜLKESİNE HOŞ GELDİNİZ. BİLMİYORUZ HEP Mİ BÖYLEYDİK, SONRADAN MI OLDUK, AMA ARTIK KARARDIK. DIŞIMIZ SİZİ ALDATMASIN, İÇİMİZ KARA BİZİM".
2026 Titles
Distopya
Kaplumbağa Olmak
History of F.M. - v2
Yanar Döner Halimiz
Kıyma Kuru
Seneler
Kararmış İnsanlar Ülkesi
Older Posts
2025 (7 posts)
2024 (4 posts)
2023 (4 posts)
2022 (15 posts)
2021 (19 posts)
2020 (19 posts)
2019 (13 posts)
2018 (16 posts)
2017 (14 posts)
2016 (15 posts)
2015 (14 posts)
2014 (17 posts)
2013 (33 posts)
2012 (11 posts)
2011 (18 posts)
2010 (25 posts)
2009 (29 posts)
2008 (13 posts)