Kıyma Kuru (04.02.2026)

Bu sabah güneş 8'e çeyrek kala doğdu Ankara'da. Ama bizim evin doğu tarafındaki komşu apartmanın bacasının sağından kıvrılıp salonumuza girmesi neredeyse 9'u buldu. Biliyorum çünkü bulutsuz günlerde 2 kedi ve ben sabırsızlıkla bekliyoruz bunun olmasını. Güneş komşu bacadan kıvrılacak ki biz de elimize alacağımız bir ayna ile ışığını sağa sola yansıtıp salonun bir ucundan bir ucuna deli gibi koşturmaca oynayabilelim. Alt katımız boş olduğu için evde koşturmak serbest. Bu sabah da güneş görünür görünmez başladık mesaimize. Kediler oynarken bir yandan da televizyonu açtım. Spor kanallarından birinde canlı snooker maçı vardı. Hong Kong'da World Grand Prix turnuvası oynanıyormuş. O'Sullivan'la O'Connor'ın ikinci tur maçını gösteriyordu. Ronnie gene oflaya puflaya hayatı sorgulama modundaydı ve rakibi 2-0 öne geçmek için masayı temizlemeye çalışıyordu.

Spiker iki sene öncenin dünya şampiyonu Kyren Wilson'ın ilk turda nasıl elendiğini anlatıyordu. Elendikten sonra organizasyonu ve maç takvimini eleştirmiş. Almanya'da düzenlenen bir önceki sıralama turnuvası daha birkaç gün önce bitmiş ve o biter bitmez uzak doğuya gitmek ve yeni bir turnuvaya adapte olmak zor oluyormuş. Turnuva takvimi değiştirilmeliymiş. Snooker özellikle İngiltere civarında ve uzak doğuda çok popüler bir spor. Her iki coğrafyada da pek çok önemli turnuva oynanıyor. World Grand Prix'in birincilik ödülü 180 bin poundmuş. O'Sullivan'ın geçen yıl kazandığı Suudi Arabistan Masters turnuvasının ise 500 bin poundmuş. Bir yandan aynayı sallayıp bir yandan da bu rakamları dinlerken ister istemez Türk devlet memuru refleksim devreye girdi ve bu paralara ne kadar kıyma alınır hesabına giriştim.

Kıymanın kıymeti hep bir farklı olmuştur memleketimde. Hatırlarım da çok çok seneler önce Eskişehir'de yaşarken, çat kapı dedemlere gittiğimizde anneannem telaşlanır, sessizce dedemi köşeye çeker, kulağına bir şeyler fısıldar, dedem 10 dakikalığına ortadan kaybolur, elinde 250 gram kıyma ile geri gelirdi. Ekmek ve soğan ile çoğaltılıp köfte yapılırdı. En makbul misafir yemeğiydi. Bugün de annem için durum aynıdır. Bir misafir gelecek olunca düşünür düşünür düşünür, en sonunda buzluktan kıyma çıkarıp köfte yapar. Ben geçen hafta uyduruk bir zincir marketten 400 gramını 280 TL'ye almıştım kıymayı. Kilosu 700 TL eder. Ama annemin "Oralardan kıyma alınmaz, kötüdür o, kimbilir ne karıştırıyorlardır içine" dediğini düşünecek olursam, yenebilecek bir kıymanın kilosu yuvarlak hesap 1000 TL falan diyebiliriz herhalde. İngiliz poundu bugünlerde 60 TL gibi bir şey olsa, Suudi Arabistan Masters'ı kazanan bir snooker oyuncusu aldığı şampiyonluk ödülü ile Türkiye'ye gelip, annemin onaylayacağından, 500000*60/1000 = 30000 kg = 30 ton kıyma alabiliyor. Enteresan.

Güneş komşu apartmanın çatısından iyice kurtulup salonu bolca aydınlatmaya başlayınca elimi çok fazla havaya kaldırmama gerek kalmadı ve biraz rahatladım. Ayna oyunu ve snooker maçı devam ederken ben de hesabıma devam ettim. Ocak 2026 maaşım 130 bin TL idi. 130000/1000 = 130 kilo kıyma alabiliyor bu para. 30 ton alabilmem için 30000/130 = 230 ay çalışmam gerekiyor. Yani 19 yıl. Bir önceki blog yazımda 23 yıldır çalıştığımı yazmıştım. Ekonomiden ve paranın yıllar içinde değer kazanıp kaybetmesinden hiç anlamam, hesabımın çok doğru ve anlamlı olmasını beklemiyorum, ama ömrüm boyu çalışarak kazandığım tüm para hemen hemen bir Suudi Arabistan Masters'ı kazanmaya, yani 30 ton kıyma almaya denk geliyormuş.

Spikerin "Artık O'Sullivan'ın kendine gelmesi gerekiyor" uyarısı ile maçın üçüncü oyunu devam ederken kedilerden biri koşturmaktan nefes nefese kalıp bir köşede dinlenmeye çekildi. Diğeri zaten bir süredir halının güneş gören kısmında yuvarlanıp yalanıyordu. Ayna oyununa ara verip kanalı değiştirdim. Dün geceden kalma olduğunu düşündüğüm bir futbol programında takım elbiseli 4 adam hararetli bir şekilde ara transfer sezonunun son gelişmelerini konuşuyordu. Fenerbahçe yılan hikayesine dönen Kante transferinde nihayet mutlu sona ulaşmış. Kulüp başkanı Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanına bu transferin olumlu sonuçlanmasına verdiği önemli destek için teşekkür etmiş. Futboldan anlamam, ama oldukça enteresan. Kante Suudi Arabistan'ın Al İttihad takımında oynayan Fransız bir futbolcuymuş. Fenerbahçe'den yıllık 8 milyon euro maaş ve çeşitli ek bonuslar kazanacakmış. Bu transfer için Kante çok büyük fedekarlık yapmış çünkü Al İttihad şu anda kendisine yıllık 25 milyon Euro ödüyormuş. Memur refleksi devreye girdi tekrar. 1 Euro 50 TL olsa, yıldız oyuncu Kante 1 yılda, annemin beğeneceğinden, (25000000 - 8000000) * 50 / 1000 = 850 bin kilo kıyma fedekarlığında bulunmuş Fenerbahçe'ye gelerek. 850 ton. Benim bunun için 850000 / (130*12) = 545 yıl çalışmam gerekiyor. 545 sene önce yıl 1481 oluyor. İstanbul'un fethinden 28 yıl sonrası, Fatih'in vefat senesi. Uzun zaman. Çok para. Belki Kante'ye "Yıllık 8 milyon Euro maaş, artı sınırsız kıyma, et, kebap, künefe" gibi bir teklifte bulunulmuş olabilir. Belki o şekilde bitirilebilmiştir bu zor transfer. Yoksa 850 ton kıymadan vazgeçmek kolay değil, Kante bile olsanız zihniniz bulanabilir yani.

Baktım kediler oynamayı bıraktı, hesap da iyice karıştı, hazırlanıp daha da gecikmeden ofise gideyim dedim. Epeydir bekleyen yarım kalmış bir makale vardı, son lisans üstü öğrencimin tezinden çıkmaya çalışan. Yeni dönem başlamadan onu bitirip gönderirsem, sonrasında belki bir iki revizyonla kurtarırsam, olmadı ikinci veya üçüncü dergiye beğendirebilirsem, yayın teşvik ödülü alırım 10000 TL kadar. 10 kilo kıyma eder. 5 yıllık bir tez çalışması için yıl başına 2 kilo kıyma. Yani, böyle yazınca bir tuhaf oluyor tabii. Neyse, iyi tarafından bakalım. Anneannemin durumu yoktu, yapamazdı, ama benim var çok şükür. Köfte yoğururum bolca, buzluğa kaldırırım, misafirler gelince çıkarırım. 10 kilo kıymadan 12 kilo köfte çıksa, kişi başı 200 gram köfte yese gelenler, 60 misafir eder. 5 yıla bölsem, yılda 12 misafir. 4 ayda bir 4 kişilik aile ağırlarım. Bak böyle düşününce bir heveslendim şimdi. Misafir berekettir ne de olsa. Bu hafta içinde bitirip göndereyim ben o makaleyi. Bir de o tezden ikinci makale çıkarsa var ya. Kante gibi mübarek...

Seneler (29.01.2026)

ODTÜ'ye öğrenci olarak 1992 yılında girmiştim. 34 sene olmuş. Öğretim üyesi olarak da 2003 yılında çalışmaya başlamıştım. 23 sene olmuş. Neredeyse çeyrek asır. Öğrenciyken yaptığım kısa yaz stajlarını saymazsak ODTÜ'den başka bir yerde çalışmadım. Hiç mühendislik yapmadım hayatımda. Zaten kendime mühendis demem. Akademisyenim ben. Böbürlenme gibi anlamayın. Tam aksine. Eğitimini aldığım mühendislik mesleğinin gerçek hayatta nasıl yapıldığını bilmeyi isterdim, ama bilmiyorum ne yazık ki. Ama mühendis yetiştiriyorum, nasıl oluyor pek anlamasam da. İşin orası benim için de bir muamma. Büyük ihtimalle yetiştirdiğimi sanıyorum, öğrencilerim de yetiştirildiklerini. İdare ediyoruz bir şekilde.

Bu 23 senedir her ay sekreterlikten birkaç sayfalık bir form gelir imzalamam için. Ek ders ödemeleri ile ilgili bir şey. Bölümdeki tüm hocaların isimleri ve karşılarında anlamadığım bazı rakamlar. O rakamların ne anlama geldiğini hiç öğrenemedim. Merak ettim, sordum da etrafa, ama gene de tam biliyorum diyemem. İsmimin karşısını imzalar geri gönderirim. O kağıtlarda hocaların isimleri en kıdemliden en yeniye göre dizilmiş olur, yani kabaca yaşlıdan gence doğru. İlk göreve başladığım yıllarda ismim en son sayfada olurdu, kolayca bulurdum. Epey bir süre de öyle kaldı. Sonra bölüme yeni meslektaşlarım alınmaya başlandıkça yavaş yavaş öndeki sayfalara kaymaya başladı ismim ve bulması zorlaştı. Son senelerde ise iş tam tersine döndü. Artık ilk sayfada yer alıyor ismim, ve gene bulması çok kolay.

O kağıtlarda isminizin ilk sayfaya ulaşması, yavaş yavaş yolun sonuna gelindiğinin bir göstergesi olsa gerek. İlk sayfanın en tepesine varınca emekliliği beklenen ilk kişi oluyorsun. Benim oraya ne kadar kaldı acaba, emekliliği hak ettim mi yasal olarak? Hiç anladığım şeyler değil bunlar. E-devletten baktım şimdi, 25 yıl çalışmış olmakmış benim için geçerli olan kural. Yaş ile ilgili bir şarttan bahsetmiyor. Eğer bu bilgi doğruysa, neredeyse gelmiş gibi. Bizim akademik camiada 67 yaşına kadar çalışabiliyorsun istersen, sonra yaş haddinden emekli ediliyorsun. Benim gördüğüm büyük çoğunluk bu yaş haddine kadar çalışıyor. Hatta emekli olduktan sonra da ders vermeye devam eden hocalar var bölümde. Ama bana "yaş haddinden emekli olma" fikri bir garip geliyor. Bir nevi "Yeter artık, bi çek git" dedirtmek gibi. Tadında mı bırakmak gerek acaba? Ben 52 yaşındayım, yani daha 15 sene var 67'ye, eğer yaşayacak ömrümüz varsa. Hiç az değil 15 sene. Şimdiye kadar çalıştığımın üçte ikisi gibi. O kadar çalışabileceğimi, kendimde o çalışma isteğini bulabileceğimi sanmıyorum. Büyük konuşmayalım, bakalım seneler ne gösterecek.

Bir yıl bitip yenisi başlayınca beni heyecanlandıran az sayıdaki şeyden birisi ODTÜ'nün bastırıp verdiği masa takvimi olur. Her sayfada bir haftanın olduğu, her gün için notlar yazabildiğin ince uzun takvimlerden. İşlerimi organize edebilmem için olmazsa olmazdır o takvimler. Günümüzde insanlar bunu dijital ortamlarda yapıyorlar, ama ben hala basılı bir masa takvimi kullanıyorum. Toplantıları, jürileri, sınav günlerini, işlerin yetişmesi gereken son tarihleri hep o takvimlere yazarım. Yeni yıl başlayınca eskisini çekmeceme kaldırırım. Çekmecemde duran en eskisi 2006 yılına ait. Bilmiyorum öncesinde takvim vermiyor muydu ODTÜ, yoksa ben mi kaybettim onları, ama şu anda çekmecemde 2006-2025 yılları arasındaki tüm takvimler mevcut. İşimle ilgili her şeye ait bir not var o takvimlerde. Biraz önce 2006 yılına ait olanı açtım. En eski öğrencilerimin isimlerini gördüm, tez toplantıları yapmışız. Hiç bitirilememiş ve bir dergiye gönderilememiş makaleleri bitirmekle ilgili uyarılar, bugün de aynı şekilde devam eden sıkıcı bölüm kurulu toplantısı hatırlatmaları, olası yıllık izne ayrılma tarihleri...



Eşim ODTÜ'de çalışmaya başlayınca ona da aynı takvimden vermeye başladılar. Ama o iş yerinde benim gibi kullanmadığından eve getiriyor. Mutfak masasının hemen yanında duruyor. Benim akademik işlerimi ofisimdeki takvime yazdığım gibi, aile işlerini de oraya yazıyoruz. Mesela birinin akşam işi varsa ve yemeğe gelemeyecekse oraya yazıyor birkaç gün öncesinden. Yurt dışına iş seyahatine veya memlekte ailesini ziyarete gidecekse eşim, haftalar öncesinden oraya not ediyor. Kızlar sınav dönemine girdiklerinde sınavlarını oraya yazıyorlar ki herkes duysun bilsin, ayağını denk alsın.

Her sene olduğu gibi 2025 biterken de heyecanlandık ailece, bu yılın takvimi ne renk olacak, içinde nasıl fotoğraflar olacak diye. Her haftaya ait sayfanın sağ alt köşesinde ODTÜ'ye ait bir fotoğraf oluyor. ODTÜ kampüsünde çekilmiş çiçek, böcek, ağaç, kedi, köpek fotoğrafı gibi bir şey. Ama ne yazık ki bu sene, onca senedir tüm mensuplarına dağıttığı takvimi değiştirmeye karar vermiş ODTÜ. Bu sene verdiği takvim masada dik duranlardan, her haftayı değil her ayı görebildigin sayfaları var, üzerine bir not yazmak mümkün değil. Yani pek bir işe yaramıyor ne yazık ki. Görünce üzüldük ailece. 2025 takvimi bizi 2026 Ocak sonuna kadar getirebildi, çünkü her senenin takviminin sonunda bir sonraki senenin Ocak ayına ait sayfalar da eklenmiş oluyor, geçiş kolay olsun diye. Ama artık Ocak ayı da bitiyor ve ben ofiste, ailem de evde Şubat planlamızı yapamıyoruz. Neden ODTÜ, neden değiştirdin takvim tasarımını?

Eşim "Merak etmeyin, ben bulurum benzerini bir kırtasiyeden, satılıyordur öyle takvimler" dedi, ama bugüne kadar bir gelişme olmadı. Ben de eski takvimlerin benzerini 2026 için kendim yaptım Excel'de. Daha bastırmadım, tam neye benzeyecek bilmiyorum. Umarım işimi görür. ODTÜ takvim tasarımını değiştirdi diye ben de 20 senelik günlerimi planlama huyumu değiştirmek istemiyorum.

Kararmış İnsanlar Ülkesi (18.01.2026)

Geçen Cuma günü, her Cuma olduğu gibi, anneme uğradım alışverişine yardım etmek için. Karne günüydü, okullar ara tatile girdiler. Afyon'dan kardeşim gelecekmiş çocuklarla ziyaretine. Markete gittik evin eksiklerini alalım diye. Eve en yakın marketlerden birinde manzara şu idi.



Çok şaşırtıcı bir şey değil aslında ilk bakışta. Alışığız bu tip şeylere. Ama yazının yazılma şekli ve detayları çok koydu bana bu sefer. Fotoğraf net çıkmamış, market çalışanının A4 kağıdına eliyle yazıp paket bandıyla muz tezgahının altına iliştirdiği notta diyor ki; "DIŞI KARARMIŞ YERLİ MUZ. CEPTE ŞOK UYGULAMASI İLE %25 İNDİRİMLİ".

Acı bir manzara. Ne düşündü acaba market çalışanı bunu yazarken? Ona da bir tuhaf geldi mi bu not? Onun da içi bir cız etti mi? Farklı bir şey yazmak ya da hiçbir şey yazmamak istedi mi? Utandı mı yazarken? Ya da aylardır, yıllardır benzerlerini yaza yaza artık hissiyatını kaybetti mi bu trajedi karşısında? "Dışı kararmış" ifadesini özellikle mi ekledi? Yani dışı kötü ama içi iyi aslında mı demek istedi, almayı düşünenleri rahatlatmak mıydı niyeti? Sabah erken saatte tüm şubelerdeki çalışanlara bir mesaj mı gitti ana merkezden "Kararmış muzlarda bugünkü indirim %25 olacak" diye? %25'e nasıl karar verdiler acaba? %30 veya çok abartıp %50 olsun diyen oldu mu aralarında, ya da oylama mı yaptılar? Kararma derecesi de bildirildi mi mesajda? Ne derece kararan bir muzun indirimi hak ettiğini tartıştılar mı aralarında? "Dışı kararmış" yazabilmek için kaç tanesinin açıp içine baktı acaba market çalışanları? Bir yaşlı teyze gelse mesela, muzdan alacak olsa, ama cepte şok uygulaması olmasa ne olur diye düşündüler mi? Dışı kararmış indirimli muzlardan almak isteyen bir müşterinin cepte şok uygulaması yoksa ne yapacaklarını aralarında konuştular mı acaba dükkanı açmadan önce? Böyle bir durumda müşteriye nasıl "Maalesef" diyeceklerini düşündüler mi? Ya da bir müşteri gelip de "Yarın gelsem biraz daha karardıklarında daha da düşer mi muzun fiyatı?" diye sordu mu acaba hiç?

Niye kararttınız lan edepsizler o muzların dışını? Niye sattırmadınız geçen hafta 3 kuruş ucuza? Çok mu muhtaçsınız o 3 kasa muzdan gelecek paraya? Koydur mağazanın dışına, ihtiyacı olan alsın diye bir not astır üstüne. Alan alsın, ne olur yani? Onu da yapma aslında, rencide etme insanları. Poşetlet güzelce yenebilecek olanları, gelen müşterilerden uygun gördüklerine ikram etsin elemanların sessizce. Ya da daha iyi, daha uygun, nazik bir yolunu düşündürt, buldur çalışanlarına. Ne yap et, ama o notu oraya astırma lan edepsiz. Yıllardır esnaflık yapıyorsun güya, hiç mi yol yordam bilmiyor musun, hiç mi halden anlamazsın lan kafasız?

Muzun dışı, memleketimin insanının içi kararmış. Kararmış insanlar ülkesi burası. Kiminin içi varlıktan, kiminin yokluktan kararmış. Devlet baba sınır kapılarındaki memurlara bir mesaj atsın, el yazıları ile bir not yazıp "Welcome" tabelalarının altına paket bandıyla asmalarını istesin; "KARARMIŞ İNSANLAR ÜLKESİNE HOŞ GELDİNİZ. BİLMİYORUZ HEP Mİ BÖYLEYDİK, SONRADAN MI OLDUK, AMA ARTIK KARARDIK. DIŞIMIZ SİZİ ALDATMASIN, İÇİMİZ KARA BİZİM".